emine akyazılı

Kadınları güçlendirmek, erkekleri dönüştürmek

Emine  Akyazılı

Eğitim ve Bilim Emekçileri Sendikası – Eğitim Sen, Ankara, 1990’lı yıllardan 2020’ye değin

Felsefe grubu öğretmeniyim. Hacettepe Sosyoloji mezunuyum. Evliyim, iki çocuğum var. Mezuniyetten sonra bir süre İstanbul’da bir sendikada eğitim uzmanı olarak çalıştım.  Daha sonra bir kitapçı dükkânı açtım. Ondan sonra da öğretmenliğe geçiş yaptım. Önce dershanelerde çalıştım. 1997’de Milli Eğitim’de başladım. Oğlum üniversiteden mezun oldu, çalışıyor. Kızım lisede okuyor.

Dershanede çalışırken dershane öğretmenlerinin örgütlenmesiyle uğraştım. O zamanlar Eğitim Sen’le birebir mesai yapmıştık. Biraz zor bir süreçti. Dershanelerin kaygan zemini nedeniyle işyeri örgütlenmesi zor oluyordu. Yasal zemin olmaması nedeniyle Eğitim Sen’de üye olamıyorduk. Bir süre fahri üyelikle götürmeye çalıştık. Eğitim Sen’de kalmak için epey mücadele ettik. Milli Eğitim’e geçince hemen Eğitim Sen’li oldum.

Sosyalist düşünceden geliyorum. Öncesinde sol harekette kendimi ifade eden biriydim. Sosyalist düşüncelerden kaynaklı bir örgütlülük geleneği zaten vardı. Kamu Çalışanları Sendikaları, o dönemin militan sosyalist kadrolarıyla başlayan bir oluşumdu. Benim açımdan burada olmak kaçınılmazdı.

Sendikada daha çok kadın çalışmalarında aktif oldum. Uzun süre işyeri temsilciliği de yaptım. Hala biz iki kişi; karşılıklı paslaşarak götürüyoruz işyeri temsilciliğini.

İlk süreçte şubede kadın komisyonu kurma çalışmalarımız oldu. Başlangıçta kadın komisyonu kurma çalışmalarında çok çatışmalı süreç yaşadık. Örneğin yönetimden bir erkek arkadaş ısrarla toplantılarımıza katılıyordu. Açıklaması çok trajikomikti. Kendisini en bilen yere konumlandırdığı için “Ne yapacaksanız, biz bilmek isteriz.” diyordu. Erk-iktidar gücüyle yaklaşıyordu. Özellikle feminizme tepkisi çok inanılmazdı. Ya feminist olursaydık…  Kamu Çalışanları Sendikaları karma yapılar olduğu için, ayrı kadın örgütlenmeleri çalışmaları dirençle karşılanıyordu. Özellikle erkek egemen mantık dönüşmüyordu. Şiddetli bir refleks gösteriyorlardı: “Dışarda gidin olun, ama burada feminist mücadele olmaz” deniliyordu. 

Ben hatırlıyorum: Şubede Kadın Komisyonlarının kurulması için imza kampanyası düzenledik. Aforoz etmeye kadar götürdüler. İnanılmazdı, “Soruşturma açacağız” diye tehdit ettiler. Kadın komisyonları kurulmasını engellemek için epey uğraştılar. Bu dirence karşı mücadelemizle geçti ilk süreç. 

8 Mart ve 25 Kasım çalışmalarımız çok yoğun ve öğreticiydi. Daha sonra Elif’le (Akgül) birlikte Nurşen’in (Yıldırım) son dönemi de diyelim karma eğitimleri, kadınları güçlendirme eğitimlerini tartışmaya başladık. Norveç Eğitim Sendikası ile yaptığımız Kadın Eğitimcilerin Eğitimi projesinde ben de vardım. Önce eğitildik sonra biz eğitimler yaptık. Ben İstanbul’da ve Ankara’da eğiticilik yaptım.  Hem kadınları güçlendirmeye çalışıyorduk hem de bir yandan erkeklerdeki bilinç dönüşümünü sağlamaya çalışıyorduk.  Elif’in döneminde birtakım kazanımlarımız başlamıştı. Birçok yerde kadın sekreterlikleri, kadın komisyonları, kota hayata geçmeye başladı. Ama daha sonra başka bir şeye evrildiğini görmeye başladık. İlk tartışmalarda Serpil Sancar hep soru işareti koyuyordu. “Bir şeyi mutlaklaştırmayın. Kota da dahil buna. Kotayı da yönetimlerdeki temsili de, mücadeleyi o anki koşullara ve duruma göre uygulamak gerekir” diyordu. Ben son dönemde bunu yaşadık diye düşünüyorum. Genel olarak bir dönem çok refleks gösteren erkek egemen düşünce, ondan sonra da bizi sendikalarda dar bir alana hapsetmeye çalıştı. Kadınların talepleri örgütün genel talepleri haline gelemedi. Kadınlar, komisyonlarında oyalansın mantığına dönüşmeye başladı sanki. Bir dönem hatırlıyorum işyeri temsilcilikleri, kadın eylemlerini ve taleplerini işyerlerinde duyurmuyordu. Broşürleri dağıtmıyorlardı. Özellikle erkek işyeri temsilcileri ilgisiz kalıyordu. Bizim okulda da o dönem işyeri temsilcimize ben soruyordum. “Kadın broşürlerini aldın mı? Duyuruları yaptın mı?” Bu durum bir bu konudaki bilincinin yetersiz olmasından kaynaklı, bir de o toplantıda, o eylemliliklerin yöneticiler tarafından önemsenmemesi ile ilgili olabilir. 

Örneğin kreş sorunu sadece kadın sorunuymuş gibi algılanıyordu. Örgütün genel politikası olamadı. Bu mücadele kadınlara ihale edildi. O süreç kötüydü. Bir dönem mücadele etmişsin. “Kota” demişsin, “Kadın Sekreterliği” demişsin, elde etmişsin ama bu sefer daha bir görünmez hale gelmişsin. Mücadelenin başında hiç olmazsa kavga ediyordun, çatışıyordun, bir karşılığı vardı. Görünmez olmak daha kötü. Bir dönem Kadın Sekreterliğinde de problemler yaşanmaya başlandı. Örneğin benim eşim ESM’de (Enerji Sanayi ve Maden Kamu Emekçileri Sendikası)  Kadın Sekreterliği yapmak zorunda kaldı. Çünkü gelen kadın arkadaş bu görevi istemedi. Birçok yerde Eğitim Sen’de de aynı sorunlar yaşandı. Giren kişi kadınsa mutlaka kadın sekreterliği yapacak şeklinde bir sorumluluğu dayattılar. Aslında biraz politikaları değiştirmek gerekir. Kazanımlarımızın ayağımıza dolaşmaması için koşullara göre politikaları oluşturmak gerekir diye düşünüyorum. 

Eğitim Sen’in, eğitim alanındaki toplumsal cinsiyet çalışmaları da bence bir dalga yarattı. Broşürlerimiz, her 25 Kasım’da 8 Martta çıkardığımız bildiriler, yaptığımız toplumsal cinsiyet eğitimleri, inanılmaz bir etki ve dönüşüm yarattı diye düşünüyorum. 

Merkez Kadın Sekreterliği olarak Ankara’da birkaç okulda toplumsal cinsiyet eğitimini yaptık. Batıkent’teki işyeri temsilcilerinin katıldığı karma toplumsal cinsiyet eğitimleri yaptık. Hiç unutmuyorum bu eğitimlerin birinde Üniversitenin Kadın çalışmalarından gelen arkadaş eğitimde toplumsal cinsiyeti anlatıyordu. Öğretmenler erkek çocuklarının bebekle oynaması ile ilgili “Kimler kendi çocuğunda gördüğünde panikler?” dediğinde salonda hemen hemen herkes elini kaldırdı.

Eğitimler çok etkileyici oldu. Bunu eğitimlerin sonunda birçok arkadaş ifade etti. Ben o eğitim sırasında şimdiye kadar felsefe anlattığımı ama kadın filozoflardan hiç bahsetmediğimi fark ettim. O eğitimler benim içinde önemli oldu. Sonrasında hem slayt sunumu hem dergiye bu konu ile ilgili materyal hazırladım. Her yıl özellikle 8 Mart haftasında kadın filozoflara ilişkin etkinlikler yapıyorum. Edebiyatçı arkadaş da “Hiç öyle bir bakış açım olmamıştı” deyip o da bu konuda çalışmalar yapmıştı.  Batıkent’teki birçok okuldaki öğretmenlere taşıdık  toplumsal cinsiyet bakış açısını. Sonra felsefe öğretmenlerini topladık. Yenimahalle’de. Orada da toplumsal cinsiyet sunumu ben yaptım felsefe öğretmenlerine. Bu konular öğretmenlerin hiç dikkat etmediği, üzerine düşünmediği şeyler. Güzel paylaşımlar ve sonuçlar aldık. Bunlar hep sendikanın taşıdığı ve müdahale ettiği alanlar oldu. O yüzden sendikanın kadın çalışmalarının, hem toplumsal cinsiyet algısının dönüşmesinde hem doğal olarak kadın bakış açısını kazanılmasında çok önemli olduğunu düşünüyorum.

İşyeri temsilcisi olarak özellikle okulda, çok aktif görünürdüm. Geç saatlere kadar toplantılara gidiyordum, bu eğitimler için uğraşıyordum. Okuldaki arkadaşlar hep “Senin çocuklarına kim bakıyor?” diye sorarlardı. Bir yemek tarifi sohbetinde ben de araya girip bir şey söyledim. “Aaa sen yemek yapıyor musun?” gibi sorularla karşılaştım ve bunlar Eğitim Sen’lilerdi. Bu söylemler beni çok etkilemiyordu. Hayatı seyretmek ya da yaşamak çok önemli. Hayatı yaşamak başka bir şey. 

Günümü nasıl örgütlüyordum? İki çocuk vardı.  Nasıl çözüyorduk. Kadın dayanışması ile tabi. Üç kadındık biz. Üç kadın, üçünün de çocuğu birer yaş araylaydı. Ve üçümüz çocuklara birlikte baktık. Sendikalıydı onlar da. Üç kadın paslaşıyorduk, dolayısıyla hayatımız etkilenmiyordu. Çocuklar birlikte olmaktan mutluydu. Eşimle paslaşamıyordum çünkü eşim de sendika yönetimindeydi. Kadınlarla birlikte büyüttük çocukları. Çocuk sorununu böyle aştık. 

Sendikal çalışmalarda, sendikanın yayınlarını taşıyordum, sendikanın toplantılarına, eğitimlerine katılıyordum. Sendikanın eylemlerine katılıyorsun mutlaka. İşyeri temsilcisi olduğun için eylemde kendini daha çok sorumlu görüyorsun tabi.

Kızılay’daki basın açıklamaları, mitingler, gece kalmalı eylemler, daha militan eylemlerdi en başta. Gece Kızılay’da yattığımız bir eylem yaptık. Müthiş bir “Haklıyız ” motivasyonu vardı o eylemde. Hiç korkmadığımı hatırlıyorum. Şimdi çocuklarıma anlatacağım çok güzel anılardan bir tanesidir.  Haklılığımıza olan müthiş bir inanç vardı. Ve birlikte olmanın getirdiği bir güç vardı. Çok güzel bir eylemdi. 

Özellikle yasa çıktıktan sonra eylemler daha çok basın açıklamaları, pazarlık yapılan, anlaşılan eylemler biçimine dönüştü. İlk zamanlar anlaşmazlık durumunda fiili eylem yapardık. İzin almazdık. O eylemler daha radikal eylemlerdi. “Fiili ve meşru sendikacılık” dediğimiz dönemdeki eylemler öncesinde, çok sayıda okul gezmeleri yapıyorduk. Hatırlıyorum, okul gezmelerinde sendikadan herhangi bir maddi talebimiz olmuyordu. Benzin paralarını bile kendimiz karşılıyorduk. O dönem arabamla okulları dolaşırdım. Konuşurduk. 

Gittiğimiz okullarda insanları eylemlere çağırırken, eylemde bir şey olur mu, onların güvenliği, polis saldırısı gibi çekinceleri yaşamıyorduk. Çünkü fiili ve meşru sendikacılık anlayışından gelen haklı ve güçlü olduğumuza yönelik yüksek bir motivasyonumuz vardı. Eylemlere de genel olarak Batıkent’te buluşup gidiyorduk. Eğitim Sen bayrağı altında yürüyorduk.  Bize ilk kez Kızılay’da gaz sıktıklarında sanırım 4 Mart eyleminde “Öldüm herhalde” demiştim. Astımım vardı, nefes alamadım. 

Sonraki süreçte, sendikalar yasasının çıkmasından sonra, sadece eylemlerimiz değişmedi, algımız da değişti. Örneğin 4+4+4 eylemlerinde bize YKM’nin önünde saldırdıklarında, farkına vardım algımızın nasıl dönüştüğünün. Sendikalar Yasası çıktıktan sonra, eylemlere, geziye gider gibi gidiyorduk.  “Biz öğretmeniz, ayrıcalıklı bir kesimiz, bize el kaldırılmaz” diye düşünüyorduk. Sendikalar Yasası çıkmadan önceki “Polis saldırır, jop kullanır, kaçarız” anlayışından, “Polis bize saldırmaz, biz öğretmeniz” anlayışına gelmişiz. Sendikalar Yasası çıktıktan sonra oluşan yasal süreç, bilinçleri de şekillendirmişti, sadece örgütlülüğü değil. 

Demokratik Eğitim Kurultaylarına (DEK) katıldım. İki DEK’e katıldım. Birinde kadın konusunda katıldım.  Diğerinde de felsefe eğitiminde etik, mesleki etik komisyonundaydım. 

Kadın Kurultaylarına katıldım. İlk KESK Kadın Kurultayını Hatice (Pehlivanoğlu) yapmıştı, İlk Kadın Sekreteri. Eğitim Sen’li Kadınlar olarak Kadın kurultayına da çalışmalar yaptık. Kota konusunda tebliğ sunmuştum. 

Öğretmen olarak da çok çalışkan biriyim. Çok çalıştığım için, idarenin göz ardı edebileceği bir kişi değilim. Çalıştığını gördüğünde, tavrını ona göre ayarlıyor idare. Daha önceki süreçlerde bizim idarecilerimizin ikisi de Eğitim Sen’liydi. Orada bir sıkıntı yaşamadık Eğitim Sen’li oldukları için. Sıkıntı yaşamadık ama komik şeyler de yaşadık. Eğitim Sen’li bir idarecimizle, -sonuçta Eğitim Sen’li olabilir ama yanlış yapıyordu- görüşmeye gittik: “İdarenin uygulamalarında yanlışlık var, bunları yapmamalısınız” dedik. Aşağı yukarı bir ay konuşmadı bizimle, küstü. İdareci olarak küstü. Hani “Ben Eğitim Sen’liyim zaten, siz beni niye eleştiriyorsunuz?” Duygusal refleks veriyor, anlatamıyorsunuz Eğitim Sen’li olmasının, doğru yaptığı anlamına gelmediğini. Komik şeyler yaşadık ama  bizi çok engelleyecek şeyler yaşamadık. 

Şimdiki idarecimiz AKP’li bir müdür. Bir yıldır uğraşıyoruz. Kimseyi çağıramıyoruz okula. Tedirgin oluyor. Eski mezunlarımızdan Ankara Üniversitesinde İnan Özdemir var. İnan’ı “Okula çağıralım” dedim. Bizden mezun. Örnek akademisyen olmuş. Öğrenciler için çok iyi bir rol modeldi. Çok tedirgin oldu, çağırmak istemedi. Bir saat tartıştım. Bana çok inatçı olduğumu söyledi. “Bu asla bir inat değil, yapılması gereken” dedim. En sonunda çağırdım. Ama inanılmaz kavga gürültülerle. Bir güven problemi var. Güvenmiyor. Gelip ne söyleyecek üzerinden bir güven sorunu yaşıyor. Disiplin kurulunu devreden çıkardı. Saçma sapan gerekçeler söylüyor.  Ben kurulda, “Hocam sorununuz güven sorunu. Bunu net olarak ortaya koyalım, söylediğiniz her gerekçe anlamsız.” dedim “Taşları dökün neyse biz öyle yolumuza devam edelim.” “Yok, “ne alakası var, niye güvenmeyeyim?” Hatta toplantıdan çıktıktan sonra, arkadaşlar dediler ki “Sen artık performansı unut. Adama güvensiz” dedin, “Eteğindeki taşları dök!” dedin. “Performans bekleme,  bakalım, nereye gideceksin!” dediler. Performanslar açıklandı, 99 performans vermiş. Çalışkanlık derken, zümre başkanıyım, bölge zümre başkanıyım, kurullarda görev alıyorum, TÜBİTAK bilim fuarını okulda yaptım. Bunları göz ardı edemedi diye düşünüyorum.

Ben hiçbir sekreterliğin kadın sekreterlikleri kadar aktif ve dinamik çalıştığını düşünmüyorum. Belki eğitim sekreterlikleri olabilir ama kadınlar hakikaten çok söz söylediler, çok eylemler yaptılar, çok talepleri sahiplendirdiler, kazanımlar aldılar. Pantolon eylemi, kreş eylemlerimiz… Eğitimde toplumsal cinsiyet üzerine çalışmaları, Bakanlık bile kabul etti. Bakanlığın hizmet içi eğitimlerinde toplumsal cinsiyet eğitimleri vermeye başlaması, bizim çalışmalarımızdan etkilendiği anlamına gelir. Çünkü bizimle girdi Bakanlığın gündemine bu eğitimler. 

Dünya Kadın Yürüyüşüne gittik. Elif’le (Akgül) birlikte gitmiştim Elif’le çok güzel çalıştık. Çünkü Elif hakikaten çok hoş özellikleri olan bir kadın. Elif’le ilişki çok kolay bir ilişkiydi. Hiç yormuyordu çünkü çok açıyordu kendini. Olduğu gibiydi. Bir sürü şeyi paylaşıyorduk. Elif’le çok şey yaptık. Hangi kurultaydı hatırlamıyorum. Ben konuşuyormuşum. Arkada bir iki erkek arkadaş diyormuş ki “feminist, ne olacak!” Elif de dönmüş, çok sinirlenerek “Onun iki tane çocuğu var” demiş. Onların kafasında feministler, erkek düşmanı çünkü. “Alakası yok, ama ilk tepkim o oldu” dedi. Bütün bu algılarla mücadele ettik. 

Dünya Kadın Yürüyüşü çok güzel bir deneyimdi. 2004-5 olabilir. Yunanistan’daki sendikaları, sendikal anlamda ve siyasal anlamda, kadın mücadelesi anlamında da daha güçsüz buldum, biz daha iyiyiz. Öyle düşünmüştüm. Bizim eylemlerimizle onların eylemleri arasında o kadar fark var ki! Bir arabaya hemen biz geçtik ve sloganlar attırmaya başladık. Polisler yoktu. Sessizce yürüyorduk. Bir grup kadın slogan attırmaya başladık. Acayip bir dinamizm geldi eyleme. Dolayısıyla “Biz daha iyiyiz” demiştim. Orada mülteci çalışmaları çok iyiydi. Bizi mülteci kampına götürdüler. Mültecilerle birlikte yemek yediğimiz güzel bir gece yaşadık. Bir tek orada siyasal rüzgârı hissettiğimiz bir ortam vardı.

Müthiş bir deneyimdi tüm dünyada mücadele eden kadınlarla bir arada olmak. Eylemin kendisi, arabadaki sohbetler, paylaşımlar çok güzeldi. Herkes oradaki izlenimlerini anlattı ve genel olarak da benim bu tespitlerime yönelik değerlendirmeler oldu. 

İlk dönem eylemlerde “KESK’liyiz” sloganı çok içten atılan bir slogandı. Çünkü öyle hissediyorduk. Hakikaten onu içimde hissederek attığımı biliyorum. Örgütlüyüm ve benim örgütüm KESK.

KESK’li olmanın benim için anlamı, kadınlarla bir arada olmaktı. Çünkü ben kadın hareketi içerisinde, KESK’in kadın hareketi içerisinde yer aldığım için, bu duyguyu daha çok hissediyordum. Kadın arkadaşlarla güçlü olduğumu hissediyordum. Kadınlarla bir arada olmaktı Eğitim Sen’li, KESK’li olmak.  Eylemlerde kadın arkadaşlar yan yana dururduk. Bir eylemde bir kadın arkadaş çok dayak yemişti. Kadınlar olarak onu kurtarmaya çalıştık, polis inanılmaz vuruyordu. Birlikte müdahale edince, arkadaşımızı bıraktı polis. Eylemlerde kadınlarla olmak daha güçlü hissettiriyordu. Karma bir yerdeysem bile kadın arkadaşların olduğu bir yere gidip, ondan sonra eylemi daha dolu yaşıyordum, benim için öyleydi. Eylemin ruhunu yaşamaya başlıyordum. Attığımız sloganlarla, bir sürü esprilerle, halaylarla daha güzel geçiyordu eylem. Eylemden sonra bira içmeden dönmezdik. Bütün bunları kadın arkadaşlarla yaşadık. Kadın çalışmaları bizi bir araya getirdi ve şu an örneğin Yaşar (Tarakçı), Nurşen (Yıldırım), Canan (Çalağan)… hala devam eden bir ilişkimiz var. Hala biz birlikte güçlüyüz, biz buralarda bulduk birbirimizi. Belki Pakize’yi (Sinemillioğulları) tanıyorsun bu yıl kanser oldu. Serpil (Zengin) arkadaşımız da kanser. Şu an bireysel kötü hikâyelerimizde de yan yanayız,  birlikteyiz. Kadın çalışmalarından müthiş bir kadın dayanışması kaldı. 

Ayrıca kadınlara iyi geliyordu kadın çalışmaları. Birlikte film izliyorduk örneğin.  Eğitim Sen’in Batıkent’teki yeri vardı. Film izleyip konuşuyorduk.  Bizim okulda sendikalı on bir tane kadın, birlikte kitap okuyorduk. Ve ondan sonra da bir araya gelip tartışıyorduk. Çok güçlendiren bir süreçti.

Yan yana durmak gerekiyor, daha resmi olmayan ilişkiler kurmak gerekiyor. Hayatı paylaşmak, hayatta yan yana durmak gerekiyor. Sendika toplantısında, kuru toplantılarda olacak bir şey değil.

Kadınlara özgü, kadınlara uygun bir ilişki biçimi bu. Erkekler böyle ilişki kurmuyor çünkü. Erkekler daha çok yüzeysel yaşıyorlar.  

Ben kadınların sendikalardaki kadın çalışmalarında hem çok söz söylediklerini hem de bu konuda yapılması gerekenleri yaptığını düşünüyorum. Genel olarak etkili olduğunu düşünüyorum. Ancak sendikalarımızı dönüştürebildik mi, çok emin değilim.

Kadınlar olarak makro politikalarda grup aidiyetlerini aşamadık. İşyerlerinde başardık. Bireysel hayatlarımızda başardık. Eylemlerde başardık. İktidar olma mücadelesinde başaramadık. Kadın dayanışmasını iktidara taşıyamadık. Taciz olaylarında da başaramadık. Orada da gruplar ve grup aidiyeti öne geçti. Olayları doğru değerlendirmede önümüzde perde oldu sanki.

Yine de sendikalardaki kadın çalışmaları, hem bireysel açıdan hem kadın hareketine sağladığı katkı açısından çok önemliydi. Örneğin ben erkek egemen bir siyasetten geliyorum. Kadın hareketiyle buluşmam, kadınlarla buluşmam, kadınlarla o dayanışma bağını kurmam, kendimi bulmam kadın çalışmalarıyla oldu. Kadın hareketine, feminist mücadeleye de müthiş bir katkısı oldu, dönüşme –dönüştürme– güçlenme anlamında. 

 

Emine Akyazılı ile sözlü tarih görüşmesi 2016 yılında yapılmıştır.  

Menü POPUP