GÜLSEN ÜLKER

Feminist kadınlar – Feminist olmayan kadınlar – Güçlenme

Gülsen Ülker

Tüm Tüm Maliye Sen (Daha sonra Büro Emekçileri Sendikası-BES), Ankara, 1990’lardan 2000’lere değin

Elli altı yaşındayım. Üniversiteyi Ankara’da okudum ve yaklaşık otuz altı yıldır da Ankara’dayım. Dolayısıyla  politik hayatım, iş hayatım, benim ben olduğum hayatımın merkezi Ankara. Basın Yayın mezunuyum. Ankara Üniversitesi Basın Yayın Yüksekokulu. Kendi alanımda iş bulamayınca, açılan sınava girip Maliye Bakanlığı’nda çalışmaya başladım. Ama bu en fazla üç, beş yıl sürer, ben yine alanıma dönerim diyordum, öyle olmadı. Yirmi yedi yıl çalıştım. İki yıl önce de emekli oldum. Hayatımı sürdürmek için gerekiyordu açıkçası. Ama hiçbir zaman sadece bakanlıkta çalışan biri olmadım.  Zaten bir politik hayatın içinden geliyordum.  Onun dışında, 1980’lerin sonunda benim için daha belirleyici olan durum kadın hareketi ile, feminizmle tanışmam oldu. Hani bir feminist hareket vardı da ona katılmak biçiminde olmadı aslında. Türkiye’de kadınların, kadınlık üzerine çalışmaya başladıkları, feminizmin de yavaş yavaş telaffuz edildiği dönemlerdi. O zaman Ankara’da Bağımsız Kadın Tartışma Grubu adı altında bir grup kadın toplanıyorlardı. Haberdar oldum. Ben de oraya gidip gelmeye başladım. Feminist olma sürecim, bu gruptaki var olma süreci ile bağlantılı bir süreç oldu. Aslında oraya gitmeye başladığımızda antifeminist olduğumuzu bile söyleyebilirim. Sol gelenekten gelen, işçi sınıfı, işçi sınıfının devrimi, sosyalizm fikirleriyle, feminizm farklı yerlerde duruyor gibiydi. Ama o süreçte yaptığımız tartışmalar, konuşmalar, içe dönük kendi yaşam deneyimimiz veya diğer kadınların yaşam deneyimleri üzerinden yürüyen tartışmalar, hayal ettiğimiz dünyanın kadınların içinde yaşadığı durum göz ardı edilerek kurulamayacağını anlamamızı sağladı. Dolayısıyla ben kendimi o süre içinde, sindirerek feminist oldum diye tanımlıyorum. 

1988, 89, 90’lar. Kadın hareketinin olduğu yıllar.  1980’lerin başında büyük şehirlerde daha çok akademisyenlerin içinde olduğu, tartışmaların yürütüldüğü bir süreç var. Ankara’da başka gruplar da vardı. Bir araya gelen kadınlar feminist olduklarını deklare etmişlerdi, onun üzerinden bir aradaydılar. Bizim grubu ise gurup süreci içinde feminizme evrilen, feminizmi kabul eden kadınlar diye tanımlayabilirim en genel olarak. 

1990’lar yavaş yavaş 80 darbesinin etkisinin azaldığı, tamamen demeyeyim ama, kıpırdanmaların olduğu dönemdi. Sendikalar kurulmaya başlandı. Ben kendi işyerimde çok fazla sendikacılarla rastlaşmadım. Rastlaştıklarımla da bir bağ kuramadım açıkçası. Kısacası biraz mesafeli duruyordum ama toplumsal ve politik hayatın dışında da değildim. 

Özellikle 1996 ölüm oruçlarında, sokak eylemlerinde tek başıma olmamam gerektiğini düşündüm. Bir örgüt üzerinden katılmak gerekiyordu, bu sürece. O yüzden de en yakınımdaki örgüt sendikaydı. Ben de gidip Maliye-Sen’e üye oldum 96’da.  96’daki açlık grevleri belirleyici oldu benim için. Yoksa işyerinde daha biraz bakmak istiyordum “Ne yapıyorlar, ne diyorlar?” diye. Ama açlık grevleri süresince, o eylemlere tek başıma geldiğimde, başka insanlarla birlikte gelmenin daha iyi olacağını düşündüm. Konuşmak istiyordum çünkü. Öyle üye oldum. Ama aynı zamanda kadın hareketinin içinde olduğum için, sendikanın da Kadın Komisyonunu kurduk.

Tüm Maliye Sen’de ilgiyle karşılanmıştım. Kendiliğinden gelip, kapıyı çalıp “Ben üye olmak istiyorum” diyen biri! Başlangıç tanıma süreci ile geçti. Kadın Komisyonu vardı zaten sendikada. Ben de kendimi orada var edeceğimi düşündüm açıkçası. Oradaki kadın komisyonuyla çok da güzel çalışmalar yaptık. Neler yaptık? Bir kere toplantılarımız tartışmalı ama çok güzel geçiyordu. Karma örgütlerde kadın olmak, karma örgütlerde feminist olmak, mücadele yürütmeye ilişkin en zengin deneyimimdi. O dönem bazı sorunlar yaşıyorduk açıkçası. Karma örgütlerde bir kadın komisyonunun olması, yani bir kadın yapılanmasının olması ileri bir adımdı. Ancak daha çok paradoksal olduğu da netti.  Ortaya çıkan böyle bir yapı kabul edildiğinde, sanki kadınlarla ilgili sendikanın gövdesi var, yanında asıl kararları alan ayrı kadın örgütlenmesi var.  Bir de hani böyle kabul etme, dışsallaştırma gibi bir şeydi. Orada adını koyamamıştım böyle ama yaşadığımız buydu. Çünkü biz ısrarla komisyonumuzun, yönetimlerde yer almamız gerektiği, işte şimdi Kadın Sekreterliği oldu ama o zaman tam adlarını koyamamıştık bunların. Bir yandan onun mücadelesini veriyorduk ama bir yandan da böyle şeyler yaşıyorduk. Bütün bunları yaptığımızda da “Kadın meselelerini de onlar halletsin” gibi bir şey yaşıyorduk. İkili bir şey vardı. 

Bizim şubemizde bu konuda iyi bir ekibimiz vardı. Kadın faaliyetleri yaptık, en önemlisi KESK o zaman kadın kurultayı hazırlıklarına daha yeni başlıyordu, bu konuşuluyordu. Biz Maliye Sen olarak kadın kurultayını yaptık. Yani ilk kadın kurultayını Maliye-Sen yapmıştır ve onu bizim ekip yaptı. 1998 sanıyorum. Hatta orada sunulan tebliğleri kitap olarak yayınladık. “Vardık, varız, var olacağız” diye. O çok zengin bir deneyimdi. 

Orada zaten  birçok farklı siyasetten kadınlar bir aradaydık, belli çapta gerilimler yaşadık, ama benim için en önemli deneyimdi. Birlikte çalıştık, birlikte iş yapmayı becerdik. Türkiye genelinde, kurultay zor bir şeydi, Tüm Maliye Sen Kadın Kurultayı. Şöyle yaptık: Kadın komisyonumuza İstanbul’dan arkadaşlar geldi. Bunu yürütecek karma bir ekip oluşturduk. Bütün şubelerimizden kadınları davet ettik. Çoğu zaman geceler boyu çalıştık. Politik temsiliyetleri esas alan bir komite oluştu. Kadın kurultayının içeriği, tebliğleri, tebliğlerin düzenlenmesi, başlıklandırılmasını, kurultayın gündemini, ortak komisyon yaptı. Katılım çok iyi oldu. Dediğim gibi sonucundan bir kitap da ortaya çıktı ama ikincisi yapılamadı bildiğim kadarıyla. 

Biraz herkes kendi durduğu yer ve meşrebine göre tebliğler hazırladı. Başlıklarımız vardı. Kadınlar tarihsel süreçte ne yaşadı, bunun sınıfsal zemini, sınıf açısından baktığımızda savaş ve barış meselesi başlığımızdı. Böyle dört beş konu belirledik o konularla ilgili tebliğ istedik. O tebliğler de sunulup üzerine tartışmalar yürütüldü. 

Evlerde toplandık, sabahlara kadar otururduk. O süreç bizim aramızda çok sağlam, güzel dostluklar doğuran bir süreç oldu. Ben çoktan uzaklaştım sendikadan da ama arkadaşlarımın hepsini çok seviyorum. Farklı yerlere gitsek bile… Yani o süreçte bizim birbirimizi sevmemiz önemliydi diye düşünüyorum. Çok ters düştüğüm kadınlar da oldu. Hâlâ da görüşüyorum. Çok yakın dostlarım oldu bu süreçte, çalıştığım arkadaşlarım. Şunu çok net hatırlıyorum, Ulus’ta Rüzgarlı’daydı bizim şube. Saat 22’yi buluyordu komisyon toplantılarımız. Oradan çıktığımızda kendimizi çok güçlü hissediyorduk, korkuyorduk da biryandan. Gece saat 22’de Rüzgarlı’da dolaşmak ürkütücüydü. Esprisini de yapıyorduk, “Karşımıza birisi çıksa, girişiriz” diye. Yani güçlenmiş çıkıyorduk komisyon toplantılarından. 

İşyerlerini dolaştık. Aslında o gün söylediğimiz birçok şeyi yaptık, ama bir kısmını yapamadık ve hâlâ yapılması gerekenler var. Özellikle kadınların siyasette, sendikada, partide, kitle örgütlerinde  katılımının önünü açmak için çok kafa patlatıyorduk. Gelemiyordu kadınlar ne yazık ki. O yüzden biz mesela öğlenleri işyerlerine gitmeyi tercih ettik. Biz kadınlara gidelim, onların buraya gelmeleri arzulanır bir şey, ama olmuyordu. Hâlâ  geçerli olan şey, akşam oluyor toplantılar. Birçok kadının akşam işten ev yerine, sendikaya gelebilmesi zor. Yapan kadınlar da hakikaten çok bedel ödeyerek yapıyorlar. O kadar bedeli kadınlara ödetmeden, ne yapılabilir? gibi konuları tartışıyorduk. Bizi gerçekten çok güçlendiren, çok iyi bir süreçti. 

Kızılay’da oturma eylemleri vardı. Bir kere Kızılay’a çıkma meselesi vardı sendikaların. Çok mücadele edilerek alındı, sonra tekrar kaybedildi. Kızılay’da toplanmak  yasaklandığında, “Buralarda yapmayalım bu işleri, Etlik Kasalarda yapalım” denildi… Sendikalı olan herkes bilir ya da örgütlü olanlar. Bizleri oraya yönlendiriyorlardı. Orada da bir kere eyleme gittim, bir daha da gitmemeye karar verdim. Yani gitmemeliyiz. “Kızılay’ı zorlamalıyız” tartışmasını yürüttük iş yerinde. “Ne var yani,  burası olmasın orası olsun” diyenler oluyordu. Karşı çıkıyorduk. Çünkü çok mücadele edildi Kızılay’da, Sıhhiye’de eylem yapmak için. Bunları anlatma süreçlerimiz çok önemliydi. “Neden insanlarla olmalıyız? Yani biz kendi kendimize mi konuşacağız?” diye anlatıyorduk. Çok temel ve demokrasi dersleri gibi oluyordu bu tartışmalar işyerlerinde.  

Sendikalar Yasası eylemlerini hatırlıyorum. Onlar çok şiddetli geçmişti. Hatta yanılmıyorsam bu yasa için yapılan ilk eylemlerden birinde,  polis Kızılay’da ilk defa gaz kullandı. Çünkü şöyle bir sahne var gözümün önünde:  Kızılay’dayız,  Sendikalar Yasası ile ilgili eylem yapıyoruz. Polis de var. Gaz attılar ama polislerin de maskesi yok, hiçbirinin. Biz,  polis, eylemciler Kumrular’da gözlerimizden, ağzımızdan, burnumuzdan yaşlar akarak kaçtığımızı hatırlıyorum. Yani polis de birlikte kaçıyordu! Herkes şok olmuştu. Gazı, ilk kez böyle hatırlıyorum.

 Çok katılım vardı. Ancak bir sürü insanın o süreçlerden sonra uzaklaştığını gördüm sendikalardan. 

Kadın çalışmalarında kendi hayatımızı bu çalışmalara göre zorunlu olarak ayarlamış kadınlardık çoğumuz. Biz o kadınlarla beraberdik. Bir eylemde benim işyerimden kadın arkadaşlarımız gelmişti. Böyle çok ilgisi olmayan kadınlardı. Kişisel olarak sorumluluk duyduğumdan, saldırı olacağını hissettiğimde, onu anlıyorduk zaten, arkadaşlarıma gitmelerini söylemişimdir, sonuçta onlar oturma eylemine gelmişler. Böyle bir şiddetle yüz yüze geldiğimizde uyarıyordum. Öyle bir hakkım yok, diye düşünüyordum. Çünkü o bilmiyor, oturuyor orada. Bir şey olma ihtimaline karşı isterlerse, kalırlarsa tabii ki sevineceğimizi ama isterlerse ayrılabileceklerini söylemişimdir arkadaşlarıma. Kendi konuşup getirdiğim kadınlara özellikle.  Kadınlarla öyle bir diyaloğum vardı. Böyle parça parça anılar aklıma geliyor. 

Zaten bir var olma mücadelesi veriyorduk sendikalarda. Kararlara katılma, söz sahibi olma mücadelesiydi. Siyasetlerin kendi kemik kadın üyeleri, daha doğrusu aktivistleri vardı. Ama bu bir kadın mücadelesiydi ve kadın olmaya ne atfettiğimizle ilgiliydi. Bir siyasette çok önde olan kadınlar vardı. Genelde eylemlerde öyleydi. Ama bu kadınlar, “kadın bilinci” noktasında iyi değildi. Benim olumsuz eşitlik, dediğim böyle bir şeydi. Bu anlattıklarım 1996-2001 arası.  Çünkü 2001’de Kadın Dayanışma Vakfı yönetimine girdim. Orası çok yoğundu, vakit ayıramadım sonrasında. 

İş yerinde çok ayrıksı kalıyordum. Tek sendika üyesi olarak. Üstelik benim bulunduğum şube,  sosyal demokrat, sol kişilerin yoğun olduğu, arkadaşlarımızın daha yoğun olduğu bir şubeydi ama bir sürü kaygıdan dolayı hiçbiri sendikaya üye olmadılar. Her konuda, mesela onları üye olmaya ikna etmek.. Sınıf, mücadele… hani bunları benim anlatmama gerek olmayacak kadar bilgili insanlardı. Her şeyi biliyorlar ama çok soğukkanlı bir şekilde üye olmuyorlardı. Çünkü o zaman işyerinde  risk olacak, işle ilgili sıkıntı çıkacak, diye olmadılar. Ben zaten işyerinde çok sıkıntı yaşayan biriydim. Kendi işyerimde ki, ben merkezî bir şubedeydim. Ankara içinde iki defa falan gönderildim. Baştan sol, sosyalist kimliğimi hiç saklamadım. İşyerinde kendi özlük haklarımızla ilgili itiraz ettiğim, konuştuğum, örgütlemeye çalıştığım içindi bunlar. Ama daha sonra gönderildiğim yerdeki çalışmamdan sonra, şube geri almak durumunda kaldı. 

1997’de evlendim. Sendikal çalışmalarımdan dolayı ailemle ilgili sıkıntı yaşamadım. Yani… böyle bir aileden geldiğimiz için… İnsanın annesi hiçbir şekilde sıkıntı çekmesini istemez. O anlamda kaygıları olabilir, çünkü sıkıntılı süreçlerdi bunlar ama herhangi bir sıkıntım olmadı. Evliliğimde de olmadı. Çocuk olmadı evet. Çocuk olsaydı kesin farklı olurdu. Çevremi izlediğimde fark ediyorum, farklı olurdu. Kendimi tam mücadeleye verecek koşullarım hep oldu, o kadar vermese miydim, diye hala düşünüyorum ama bulunduğum hiçbir yerde de, bir girdim mi duramıyorum yani! 

Kendi deneyimim ve kadınların deneyimlerini karşılaştırırken, bir ayrım yapmam lazım. Dediğim gibi ben bütün vaktimi ayırabilecek olanaklara sahip bir kadındım. Şimdi eğer bir yüzde verirsek kadınların engellenmesine, hani bunun yüzde biri, ikisi, üçü… Oran olarak doğrudan kadınları dışlayan mekanizmalar. Hani dışlayan derken, sendika seçimleri, siyasetlerin kendi yöntemleri… İşte oturuluyor bir sürü pazarlık yapılıyor. Böyle bir gerçekliğimiz var. Yani o yapıların kendi içindeki cinsiyete dikkat etmeleri, sendikalardaki kadın sayısını belirliyor baştan. 

Dolayısıyla orada “Biz kadınları almıyoruz” gibi bir şey olmuyor. Çok azdır, bir kadınla çalışmaktan huzursuzluk duyup, bunu açıklayan, dile getiren. Burada bir parantez açayım: Kadınlarla çalışmakla, bir feministle çalışmak, aslında iki ayrı şey.  Burası önemli ama asıl engelleyici olan da görünmez cam tavan dediğimiz şey… 

Sendikanın işleyişini, çalışmalarını olabildiğince kadınların katılımını sağlayacak biçimde organize etmediğimiz zaman, dolaylı yoldan zaten kadınları dışlamış oluyoruz. ir bu yanı var, bunun için biz mücadele ettik ama bu çok zor, yani hayatın akışı içinde de çok zor. Ama bu zorun zorlanması gerekiyor, daha doğrusu ikili bir zorlama gerekiyor. 

Tabii ki bütün kadınların ev içi sorumlulukları var, en temel engelleyici unsur bu. Bunu dikkate alan ama bunun üzerine de kurulmaması gereken bir durum. Orayı da meşrulaştırmak istemiyoruz.  Dolayısıyla bu dengeyi gözeten bir politika yürütmek, adım adım kadınlara gitmek en azından kadınlarda bir farkındalık yaratmak, bir gücü yaratıp, güçlendirip onların kendi ev hayatlarını kamusala göre ayarlayabilecekleri bir güç vermek önemli. 

İkili bir süreç var orada. unların üzerinde hiç durulduğunu düşünmüyorum. Yani sendikalarda hep öncelikli olan “büyük, genel siyaset”. Kim, hangi, kaç kişiyle yer alacak, ne yapacak? Bunlar da önemsiz değil belki. Mevcut yapı içinde ikili düşünüp kadınları güçlendirecek bir şeye dönüştürme gibi bir dert olmadı. Bunu çok net gördüm. Hâlâ  da olmadığını düşünüyorum. 

Evet sendikada kadınlar var. Ancak 8 Mart, onlar onu yapsın”, 25 Kasım, onlar onu yapsın”. “Kreş meselesi, kadınlar ilgilensin.” KESK içinde sırf bu kreş politikaları bile kadın hareketinin sürecini anlatır. Metinlere başta bakılırsa,  Kadın Komisyonlarının en temel taleplerinden biri kreştir. Sonra biz bunu tartışırken “Neden bu kadınların sorunu olsun”  deyip, genel talepler arasına koydurduk. Kreş, erkeklerin de babaların da sorunu, sadece niye annelerin? Yani öyle bir süreç vardı. Bunlar sendikada kadın çalışmalarıyla dile geldi ama bir de feminist olmak vardı ayrıca. Feminist bir politika yürütmek, sendikalarda o daha imkânsızdı. 

Benim “feminist” olmam daha belirleyici oldu bizim sendikada. “Kadınlar” vardı ama bir de “feminist kadınlar” vardı. Bizim sendika başkanı beni biriyle tanıştıracak, biliyor, ben de sosyalistim, devrimciyim. “Arkadaş feminist, ama iyidir.” derdi.  Ondaki feminist algısı karışık tabi ki. Bütün bu soruları sorduran aslında feminist politikaydı. Ben o zaman şöyle bir şeyi fark ettim, onu özellikle belirtmek istiyorum:  Karma yapı içindeki kadınların güçlü olmasını sağlayan en temel şey dışarıda bağımsız, feminist, güçlü bir kadın hareketi olması. Yani o olduğu zaman, o yapılar da dönüşmeye daha açık oluyorlar. Yani ille feminist olman gerekmiyor. Feminist hareket, feminist olmayan kadınları da güçlendiren bir şeydi. 

Hiçbir şey yapılmadı demek haksızlık olur. Ama hala yapılacak çok şey var. Kadınlar güçlü bir şekilde kararlara etki edebilecek şekilde kendi örgütlenmelerini kurdular. Siyasetler, kadınlar ne diyor diye bakmak zorunda kaldı, karma yapılanmalarda. Hani “Siz kadınsınız, bunu siz yapın” daha az. Ama bitmedi hala sürüyor. İlk zamanlar daha ilkel vaziyette yapılıyor, direkt deniliyordu yani. “Sen ne karışıyorsun, gidin işinizi yapın!” diye.  Şimdi öyle değil, daha ileri durumda ama hala yapılacak çok şey var. Bu erkeklik ve kadınlık algısına dair, bunu dönüştürecek çok ciddi programları olması gerekiyor sendikaların.  Yani  buna zorunlular. 

Erkekler bunu tartışmak ve bundaki kendi paylarını görmek ve kendilerini dönüştürmek zorundalar. Çünkü hala  egemen olan erkeklik algısı,  cinsiyete dayalı iş bölümü ve ataerkil zihniyet çok yaygın. Bunun  30-40 yılda dönüşmesini, ortadan kalkmasını daha doğrusu beklemiyorduk. Ama bu durum hala yaygın, bu kadar yaygın olmamalı. Hem de bu kadar kadın mücadelesine rağmen. Bu da şunu gösteriyor, kadınlar evet uğraşıyor ama örgütler, erkek egemen yapılar direniyor.  Böyle bir direnç sendikalarda da var. 

Bir sürü sendikanın, bir kadın dergisi var. Kadın yayını var. Bilginin toplanması ve yayılması açısından çok önemli bunlar. Kadın Sekreterliği, bir Kadın Komisyonundan daha geniş  olarak kadın yapılanmasını sağladı. Hem konfederasyonlar düzeyinde hem sendikalar düzeyinde. Karma yapıdaki kadınlar, platformlar aracılığı ile dışarıdaki kadın örgütleriyle bir ilişki içinde olabildiler. Bu çok önemli. Bir de şimdi daha genç kadınlar geliyor, bir sürü şeyi mücadele ile elde etmiş olan, zaten karşılaşmış dolayısıyla daha içselleştirmiş kadınlar. Yani “O zaten öyle” deyip, daha ötesini tasavvur edip, talep edebilmeleri önemli bir kazanım. Bunların hepsinin çok önemli olduğunu düşünüyorum.  

Kurultaylar var tabi ki.  Önce biz yaptık. Sonra ben KESK Kadın kurultayına da katıldım. O da iki defa yaptı sanıyorum, sonra olmadı bir daha. Yani önemli olan kurultayda alınan kararların, örgütlerde hayata geçirilmesiydi. Bizde kurultaylar entelektüel faaliyet olarak kalıyor diye düşünüyorum. Örgütleme, çalışma açısından yani aktif politika alanları açısından sonuç alınamıyor. Bizim kurultayda öyle oldu. O zaman ikincisini yaparsınız. Orada hedefler konur, bu hedeflere ne kadar ulaştık, ne oldu, diye bir geri dönüp bakma, onun üzerinden tekrar yeni hedefler koyma, işte öyle bir süreç yok. Dergilerin falan da amacı bu aslında, ama daha gelişmesi gerekiyor. 

Örgütlü olmak, örgütlü söz söylemek daha dönüştürücü bir şey. KESK’in içinde de deminden beri konuştuğumuz süreçten dolayı, bir kadın gücü var aslında. Bu bence ilham verici bir şey. Yani dışarıdaki kadınlar için de öyle. Burada ortak eylemlilikler yapıyoruz, yani KESK’in bunun içinde kadınlar üzerinden yer alması, hem bizim ulaşacağımız kitle açısından hem  ülke çapındaki bir Konfederasyonun bu eylemlerde yer alması, birçok kadını olumlu etkileyen bir durum. Ben önemli olduğunu düşünüyorum. Bir KESK kadın sekreterliği olması bile çok önemli bir şey. Örgütsel anlamda bir şeyin kabul edilmiş olması. Kendine özgü bütçesinin olması, programının olması, bu programı hayata geçirirken diğer başka örgütlerle, başka kadınlarla bir arada politika yürütmesi, bunlar önemli.  Model olması,  mesela diğer demokratik kitle örgütlerine,  böyle  tartışmalar yürütüldüğünü gösterecek bir örnek olması… O anlamda KESK’in hem örgütsel olarak hem yaptığı çalışmaların gündem oluşturması anlamında etkili olduğunu,  anlamlı olduğunu düşünüyorum.

Bu süreçte KESK’li kadınlar diye bir kategori çıktı ortaya. Bu çok önemli bir şey. Her yapının ayrıca kadınları olmasına ve tüm sıkıntılarına rağmen, bu önemli. Ama daha çok kadını örgütlemek gerekiyor. Cinsiyet farkındalığının daha samimi, daha yaygın, daha dönüştürmeye yönelik bir çalışma olarak yürütülmesi gerekiyor. Gerçi şu anda KESK’in de etrafı çok sarılmış durumda, gücü bitirilmeye çalışılıyor. Böyle bir sürece rağmen  yine de kadın çalışmalarının devam etmesi gerekiyor. 

İşyerlerinde pantolon giymeyi mesela KESK’e borçluyuz. Daha ne olsun. Örgütlü örgütsüz bütün kadınlar bunu kabul eder mesela. Bu çok önemli bir kampanyaydı. KESK’in bütün kampanyaları bence çok önemliydi.  İşte en başında işyerlerinde cinsiyet ayrımcılığını engellemeye yönelik kampanyalar oldu. Kreş meselesi,  çocuk bakımı meselesi vb talepleri, kadınların talebinden genel Konfederasyon talebine dönüştürme çabaları oldu. Şimdi LGBT hakları ile ilgili birçok çalışma yapıyor sendikalar.  Bunlar önemli diye düşünüyorum. Herhangi bir şey yapmaya kalktığımızda KESK’li kadınların aklınıza geliyor olması önemli. Orada bir güç var ve bunu bilmek önemli. 

Gülsen Ülker ile sözlü tarih görüşmesi 2016 yılında yapılmıştır.  

Menü POPUP