MERAL SERİNYEL

Feminist miyiz, değil miyiz?

Meral Serinyel

Eğitim Sen, Ankara, 1970’ler TÖB-DER; 1990’lardan 2000’lere Eğitim İş  ve Eğitim Sen

1951’in aralık sonunda Ankara’da doğdum. Ankara’da yaşadık annem Ankaralıdır benim. Anne baba çalışan bir ailede, anneanne büyüttü. İlkokul ortaokul lise ve üniversite Ankara’da oldu. Gazi eğitim enstitüsü 1972 çıkışlıyım. Göreve önce Mersin’de bir buçuk ay, sonra oradan ayrılıp Eskişehir Yunus Emre İlköğretim Okulunda başladım. Orada iki buçuk yıllık bir dönem olarak eğitim yılı olarak iki buçuk yıllık bir süreçten sonra Hasanoğlan Öğretmen Okulu’na geldim. Bir yıl orada çalıştım. Sürgün yedim. İkinci Milliyetçi Cephe Hükümeti iktidardaydı. Koçhisar’da bir yıl çalıştım. Danıştay geri gönderdi tekrar geldim. 1978 Ecevit Hükümeti olduğunda TÖB-DER beni Atatürk lisesine çekti. Atatürk Lisesinde göreve başladım. 78’in Şubat’ında falan orada göreve başlamış oldum, 1980’de oradan da bir sürgün yedim. O zaman ortaokuldu, Akdere Ortaokulu’na geçtim. Orada bir yıl çalıştıktan sonra 1980 Eylül’ünün sonuçları olarak 1981 Haziran’ında çağrıldım müdürün odasına. Beni polisler aldılar. Zorlu bir süreç. 12 Eylül süreci başladı. O süreçte bir ay kadar falan belki biraz bir ayı geçerek emniyet ve Mamak. Sonra bir ara tahliye aldım. Yanlış bir ara tahliye. Bir sene önceki bir yerde tutulma dosyama dayanarak verilen ara tahliye. Ben kaçtım tabi bu sefer beni bulamadılar. Dört buçuk yıl kadar kaçak yaşadım. Yoğunluklu olarak Ankara İstanbul gidiş gelişleri yaptım dört beş kez. Sonra tabi 1985 Şubat başında İstanbul’da yakalandık. İki yıl kadar yattım. 1987 Şubat ayında tahliye oldum. Bu süreç, benim, bizim toplu davamız TKP (Türkiye Komünist Partisi) Davasının bitmesiyle, beraatimizi almamız 1990-91’i buldu. 1991’de ancak tekrar göreve dönebildim. Ama ondan öncesinde tabi ben 1987’de çıktıktan sonra bir araştırmaya giriştim. Ne var ne yok diye. Eğit Der (Eğitimciler Derneği) kurulmuştu. Bana uygun, müstafilere, uygun bir dernekti. Üye olduk. Sonra Ankara şubesine üye olduk. Ankara şube yönetimi olarak o süreçte sendikal çalışmaları başlattık.  

İlk sendikayı 1990’ın Mayıs sonunda Eğitim İş sendikası, o zamanki adıyla, kurduk. Sendikal süreci böylece başlatmış olduk. Ben daha sonra öğretmenliğe başladım. 1991’in Ekim’inde Sincan’da başladım. 1991-94 Şubat’ına kadar filan oradaydım. Tayin istedim. Kendi mahalleme, Gazi Mahallesine kendi mezun olduğum okuluma Gazi Çiftlik Lisesine geldim. Orası benim 6 yıl gibi en uzun süre çalıştığım okul oldu. Çok severek çalıştım. İngilizce öğretmeniyim. Orada süper lise kurdum bir arkadaşımla birlikte. Güzel çalışmalar yürüttük. Mesleğin güzelliğinin doruklarına orada erdim. Sendikal çalışmalar da yürüdü. Sonra 2000’de emekli oldum. Emeklilikten iki yıl önce, yarı zamanlı bir görev almıştım. Türkiye Çevre Vakfı’nda, ilköğretim okullarında çevre bilincini geliştirmek amacıyla kurulan bir eko-okullar projesinin Türkiye sorumluluğunu yürüttüm. 4 sene kadar. İki sene parça zamanlı emeklilikten sonra 2002’ye kadar tam zamanlı olarak. Babamla birlikte yaşamaktaydım. 1993’te annemi kaybettiğim için. Baktım babam tek başına yapamıyor. Ben de evde babamla birlikte kaldım. Onu da 2013’te kaybettim. Yine mahalledeyim ayrılamadım oradan.

TÖB-DER’in (Tüm Öğretmenler Birleşme ve Dayanışma Derneği), son yılları kapatılma dönemi 1979’lar filandır. O yıllar zaten 12 Eylül’ün ayak seslerini duyduğumuz yıllardı. Benim iki örgütüm vardı. Biri TÖB-DER diğeri İKD (İlerici Kadınlar Derneği) idi. İkisi de o yıllarda kapatıldı. O yıllarda şunu da biliyorduk. Mesleki örgütümüz TÖB-DER aynı zamanda FISE’nin (Federation of International Syndicat to Education) de üyesiydi. FISE o yıllarda sosyalist sendikaları bünyesinde barındıran sosyalist bir dünya örgütü konumundaydı. Biz oranın sendika olmadığımız için tam üyesi değildik TÖB-DER olarak ama anımsayabildiğim kadarıyla sendika statüsünde görülüyorduk. O zamanlar söylenen iki yüz bin civarında üye potansiyelimiz vardı. 

Dolayısıyla kafamızda yeni süreç, 12 Eylül’le birlikte başlayacak olan süreç, artık sendikal süreçtir gibi bir şey, o yıllarda bir nüve bulmuştu, yerleşmişti. Eğit Der’de de bu konunun tartışmaları yapılırken tekrardan bir dernek süreci yaşamanın gereksizliğini düşündük. Çünkü, Eğit Der  öğretmenler için çalışan, öğretmenlerin de fahri üye olduğu bir örgüttü. Dolayısıyla çalışmalar orada çok rahat yapılabilirdi. Ankara yönetimindeydim de. Biz buradan başlayarak,  Ankara şubesi olarak çağrımızı yaptık. Tüm okullara yazılarımızı gönderdik. Arkadaşlardan istekli olan sendikal çalışmaya katılmak için şube salonundaki panoya isimlerini yazdılar. Çalışmalara böylece başlamış olduk. 

Hızlı gelişti çalışmalar. Yorucu ama çok güzel bir süreçti. Arkadaşlara sendikalardan yer bulmak biraz benim görevim oluyordu. Şubenin içerisinde şubenin yürüttüğü bir takım işlerin arasında bir odaya tıkışmak olmuyordu. En az yirmi, yirmi beş kişilik grupla çalışmalar başladı. Diğer sendikalardan yardım alıyorduk. İlkeleri arkadaşlar belirlediler. Bu bir sendika olduğu için çoğunluklu olarak ekonomik ayağı öne çıkacak bir şeydi. O nedenle de çok böyle geçmişe bağlı kalıp TÖB-DER’den filan diye değil genel olarak sendikal yaşam içerisinde olmak isteyen tüm arkadaşlarımız olsun, dedik. Hiç beklemediğimiz arkadaşlarımızdan “Sendika başvurusu yapmak istiyorum” diye gelen, örneğin  din dersi öğretmeni arkadaşımız oldu. Daha önce TÖB-DER üyeliği yapmamış olan arkadaşımız oldu ama çoğunluğu TÖBDER üyesiydi. 

Türkü, Kürdü, Lazı, Çerkezi kim varsa toplanmış idi. 23 civarındaydı galiba başvurucular. Ben o şansı yakalayamadım çünkü çalışan öğretmen değildim. Sendika kurulduktan sonra içinde her işi yaptık. Memurluğunu, hizmetçiliğini yaptık. Üye olduktan sonraki süreçte 1993’te ancak, ben yönetime girdim. 95’e kadar olan süreç. İki sendikanın birleşmesi Eğit-Sen ve Eğitim İş’in birleşmesi.

“Sendika kuruluş çalışmaları Eğit Der döneminde başlamıştı” diyorum ya, o yıllarda daha sendika kurulmadan önce, sendika için, Türkiye’de öğretmen sendikasının kurulması anlamında sempozyumlar yapılıyordu. Bunlar 1988-89. Bizim Avrupa’daki öğretmen sendikaları ile ilişkilerimiz güzeldi. TÖB-DER’le başlayan bir süreçte özellikle Alman sendikası, Fransız sendikası daha sonrasında kuzey ülkeleri Norveç, İsveç, Hollanda sendikaları ve diğerleriyle birlikte sempozyumlar toplantılar oldu. 

Hatta bunlardan bir tanesini unutmuyorum. Yüzüncü Yıl çarşısında yapılmıştı. İngilizce öğretmeni olmam hasebiyle benim görevim çeviriye yardımcı olmaktı, ama çekingen duruyordum ilk zamanlar. Ben yedi, yedi buçuk yıl kadar kaçaklık içerisinde İngilizceden uzaklaşmışım. Henüz ısınmamışım. Nasıl yaparım. Baktım, millet bir şeyler yapmaya başlamışken, “Ben de yaparım” dedim. İşin içine yeniden girdim ve tekrar bir eğitim kazandım İlk önce uluslararası ilişkiler bünyesinde çalışmaya başladım. 

1993’te yönetime girdiğimde uluslararası ilişkiler sekreteri oldum. O süreçle birlikte zaten yurtdışı sendikalarla yapılan ortak  çalışmalarda hep görev aldım. Bunların bir ayağı da sendikal bilinç olmakla birlikte, kadın hareketi oldu daha sonraki yıllarda. 

Benim gözlemim Kuzey Avrupa ülkelerinde, birçok Avrupa ülkesinde bu konu çoktan gündeme gelmiş ama en güzel sonucu, somut sonuçları almış olanlar o günkü tarih itibarıyla yani 1993-94’lerde bile neredeyse 100. yıllarını kutlayan sendikalar dan Norveç sendikası ve onların kadın üyeleri.

Kadın üyelerin yönetimde bulunma oranı yüzde 50’ye yakın. Kotaları vardı. Bize çok önemli tüyolar, anahtar olacak şeyler söylediler. Birlikte sadece kadın konusunda değil, birçok başka konularda da çalışmalar yaptık ama kadın çalışması olarak Norveç’le ve Fransa Öğretmen Sendikasıyla yoğun olarak çalıştık. 

Biraz da özeleştiri olsun. Birleşme kongresi yapıldığı sırada o zamanki çalışma arkadaşım, şimdi rahmetli olan Mustafa (Karaaslan) ile aynı oyu alarak, seçimden birlikte çıktık. Ben çekildim. Ona terk ettim. O kaldı. Ama çok severek yeni sendikamda da yine uluslararası ilişkilerde kadın çalışmaları içinde çalıştım. Yönetimde olmasam bile. Hiç önemli değildi zaten çalışmaya devam ettik. Aktif üyeydik tabi. 

Bende gerçekten iz bırakan bir eylem 1994 yılında Ankara’da Etlik Kasalar’da yaptığımız ilk eylemimizdi bizim. Çok büyük önem atfetmiştik çünkü ilk sendikaydı, sokağa çıkacaktık. İnsanların gözü önünde olacaktık. Türkiye çapından, şubelerimizden gelecek olanlar olacaktı. Bunları nasıl ayarlayacaktık herhangi bir şey olmadan? Politik bir  hücum olmadan bir şeyler yapılsın… Çünkü çok zorlu süreçlerden geçerek birinci kongremizi yapabildik. Bir yıl kongre yapamadık. Bizim sendikamız posta yoluyla kurulan bir sendikaydı. “Dünyada ilkiz” dedik. Sonra sonra bizi tanıdılar. Böyle zorlu süreçlerden geçtiğimiz için, “Bir şey olur mu?” korkularıyla o büyük bir miting oldu. 

O mitingin hazırlık çalışmaları çok önemliydi. Gittik resmen emniyetle işbirliği halinde polisle çalıştık yani. “Bizim şuralardan şuralardan girecek olan otobüslerimiz var. Bizim belirlediğimiz sloganlarımız bunlar. Flamalarımızda bunların dışında bir şey olursa, almayın. Biz de bir sorun olsun istemiyoruz. Sarkma, dışardan giriş istemiyoruz” diye konuşuldu. 

Bir şey gözlemlemiştim. O yıllarda daha 1990’da kuruluş sürecinde bile, polislerin, tabi polis deyince amir olanların Ankara valiliği önünde heyecanla bize de bir şey olmasın, diye koşturmalarını falan gözlerim yaşararak gözlemiştim. Polislerden çok baskı gelmiş bir süreçten geçiyorsun 90’lara geldiğin zaman, onların da titrediğini görüyorsun. O insanlar da bir şekilde emek örgütüne sahip çıkmak ister gibi bir pozisyondaydılar. Orada olanlar da TÖB-DER’in en eskileri. Polis sendikamıza geldi, gitti. Başkanımız Niyazi Bey onları güzel ağırlardı. Çay kahve… Sendikalar masasından biraz gözlemlemek istiyorlar. Şunu söylemişlerdi. İki tane karşılıklı salonu gördükleri zaman “Bravo bayağı geliştiniz” diye. Zaman zaman da “Biz kendi sendikamızı nasıl kurarız?” diye konuşuyorlardı. Şunu biliyorduk. POL-DER kurulduğu zaman da TÖB-DER yardımcı olmuştu zaten. Bütün bunlar bilgi olduğu için o insanlar da 1994’teki eylemimizin düzgün yürümesi için kendilerince çaba harcadılar. Bir kısmı tabi. 

Ben orada yurt dışından gelen mesajları Türkçeleştirmiştim. Mitinglerde bir araç olur üzerine çıkılır. İlk kez öyle bir şey yapıyordum. Sesim ne kadar yetti bilmiyorum ama Kasalar da rüzgârlı bir yer. Onları ben sunmuştum. Benim için önemli bir şeydi. 

Daha sonraki mitinglere, tabi birleşen sendikamız Eğitim Sen’in yaptığı mitingleri hatırlıyorum. Yılları unuttum şimdi, yattık kalktık, Kızılay’da. 1995. Ankara dışından bir sürü arkadaşlar gelmişti. Ben yatıp kalmamıştım ama evden bir şeyler getirmiştik geç saatlere kadar kalmıştık. O da çok önemliydi. İnsanların direnci güzeldi. Birtakım yerlerde küçük küçük olaylar badireler atlatıldı ama o eylem de başarılı bir şekilde yönetildi, bittiydi. Daha başka da 1 Mayıs’larda 8 Mart’larda sendikamın korteji içinde ben yerimi alıyordum.

Benim sendika kuruluşuyla birlikte geldiğim yer Gazi Çiftliği lisesiydi. Orada bir arkadaşımız vardı, Raif Bey. Benden bahsetmişler “Arkadaşımız geliyor” diye. Ben gittim müdürle tanışırken “Gözümüz yollarda kaldı” dedi. Adam ANAVATAN partili bir adam. Ben de benim başlama yazım gittikten on gün sonra başlıyorum. Bunun nedeni de ikinci kez öğretmenliğe dönüşümde, çılgın gibi nerede ne var, bütün sınavlara katılıyorum. Dil seviyemi belirliyorum kendimce. KPDS’ye (Kamu Personeli Dil Sınavı) giriyorum. Formasyon sınavlarına giriyorum. Milli eğitimin yaptığı çalışmalara katılıyorum. Formatör öğretmen olmuştum belge almıştım. Aksaray’da formatör öğretmenlik yapmıştım 15 günlük  tatilde. O biraz uzunca sürmüştü. Bu yüzden gecikmiştim. Adam beni güzel karşılamıştı. 1994’ün Mart’ında biraz gecikerek başladım. Benden bir beklentisi oldu. “‘Süper lise’ kurar mıyız, hocam burada?” dedi. “Kurarız” dedim. Çok sevgili bir ablamız var o da yılların öğretmeni Nuran Hanım. Elele verdik orada süper liseyi kurunca, müdürün gözünde iyi bir yerimiz oldu. Sendikal çalışmaları çok rahat öğretmenler kurulunda konuşuyorduk. Sendikalı öğretmen arkadaşlarımızın sayısı iyiydi. Zaten geçmiş hem mahallemizde hem de okulumuzda sol ve demokrat oran yüksekti. Hiçbir rahatsızlığımız olmadı. Bir sürü eyleme full denecek kadar katıldık.

O sürece kadar yaşadığım sorunlu süreçleri tükettim zaten. Artık bana sorun mu kalır? Çıkıyoruz ortaya ne istersek yapıyoruz. Aileden, çevreden herhangi bir şey yok!

Sendika öncesi, Eğit Der, TÖB-DER sürecinden alayım: Bu örgütlerde çok eskiden beri kadın yönetimde olsun değil de, yönetimin oluşturduğu bir takım kurullarda yapılan çalışmalarda “Bir de kadın arkadaşımız bulunsun” diye, bir düşünce vardı: Üç böceğe bir çiçek gibi! “Onlara da görev verelim, kadın sayısı artsın…” Amaç kadını, sayı  olarak artırmak, kadının beyninden yararlanmak değil. Erkek egemen yapı kendini tamamen  ortaya koyuyor. Bu anlayış,  Eğit Der’den sendikaya da geliyor. Ama orada biraz da Avrupa sendikalarıyla yaptığımız çalışmalarla, bunları yavaş yavaş kırmaya başlamıştık. 

1988-89 ikinci dalga feminizmin Türkiye’de algılanışı Ankara’da kadın dayanışma vakfının oluşumu için olan çabalar o zaman kurulmuş muydu, anımsamıyorum. Onların içinde yer aldım. Sokak eylemlerine katıldım, siyahlar giydik. Feminist miyiz, değil miyiz falan… Kendimce, feminist olunur tabi, bu  sosyalist olmanın, komünist olmanın karşısında değil, düşüncesindeydim. Onların da etkisi ile bir biçimde artık kadın hareketi ve sendika içerisindeki… Bir kere bizim mesleğimiz kadın ağırlıklı bir meslek. Sırf bunun için bile kadın çalışmalarına önem vermek gerektiği, sonucuna vardılar. Ama kadın komitesi kurulurken, yönetimden bir erkek arkadaşımızın çağrısıyla kuruldu. Niye? Çünkü yönetim çağırır. Peki, yönetim birini görevlendirse ne olur? Daha sonra bir kadın arkadaşımızın da imzası açıldı ama sağ altta yönetimden arkadaşımız, sol altta kadın arkadaşımız. Şimdi çok saçma gelen ama o zaman “hadi eyvallah” dediğimiz şeyler de yaşadık. 

“Şöyle yapın, böyle yapın, bak sen de yönetimdesin, bu arkadaşları yönetimin aldığı kararlar doğrultusunda bir şeyler yapmaya çabalayalım” gibi şeyler söyleniyordu. Bunu, olabilecekleri gördükleri için özellikle Norveç’ten gelen arkadaşlar çok iyi gözlemliyorlar. Konuştuğumuzda biz bize kadın kadına dedikleri şu olmuştu: “Yönetim erkek baskın, onun için biraz kendi aranızda, fazlaca onların dediklerine takılmadan, kendi iletişim ağınızı kurun”. Ben bunu daha sonra Eğitim Sen içerisindeki kadın çalışmalarında söyledim. Ama maalesef arkadaşlarımız “Ama sormamız gerekir. Arkadaşlara bir danışalım” dediler. 

Bizim Türkiye’deki yapımız, çeşitli siyasal örgütlenmelerin meslek örgütleri içinde yer alması şeklinde olduğu için onlar da arkadaşlarına danışmadan bir şey yapamıyorlar. Birden bire oluşan bir şey değil bu feminizan bakış açısı, feminizan tavır süreç içinde alındı. Şimdi bakıyorum, fevkalade yol almışız. Hepimiz. Ben de belki o zaman “haklılar” diyordum kendi kendime. Sonra sonra Norveç sendikasıyla yaptığımız, onlardan gelen yönlendirmeler kadın çalışmaları konusunda bayağı ön açıcı olmuştu.

Çok basit bir örnektir belki, ama eskiden beri gelen bir şey. Toplantılara kadınların katılması için evdeki erkek egemenliğini bir yandan kırabilmek için, o baskıyı azaltabilmek için, çocuğunun ortada kalmaması için verilen bir mücadele var. Çocuklar için mesela küçücük bir yer oyun odası falan… Toplantının geliş gidiş saatlerinin kadına göre ayarlanması… Sonra sonra arkadaşların bunları kırdığını görüyorum. Gece on olmuş, on bir olmuş kalkmıyorlardı. Sendikal çalışmalarda toplantılara yönelik kadın katılımını rahatlamak bakımından bir takım mekanizmalar yaratılması anlamında bir şey oldu, ama eğitim sendikasında kadınların, kadın öğretmenlerin okullardaki sorunları anlamında, bunları biz sendikada yapmaktan ziyade,  feminist kadın örgütlerinin bize getirdiği bilinçle yapmaya başladık. 

Mobbing diye bir terimi bilmezdik ama o kadar çok her gün üretilen bir şeydi ki o mobbing. Özellikle erkekler tarafından. Bu sendikanın içinde de, çalıştığımız okulda da vardı. Her yerde vardı. Bu baskıları bir biçimde aştık. Bunların karşısında durmak gerektiğini, sendikada da bunları açığa çıkarmak gerektiğini, Ankara’daki feminist örgütlerden öğrendik:  “Saklamayalım, halı altında kalmasın, ne varsa açık açık konuşalım, bize yönelik kadın olmaktan dolayı bir şeyler uygulanıyorsa.” Böyle bir örneği Eğit Der genel merkezinde yaşamıştık: Bir arkadaşımız, mobbingin ötesinde, şiddet kullanıyordu karısına karşı. İkisi de öğretmen. O zamanki bilinçle “aman ortaya çıkmasın” dedik. 

Kadınlar olarak gidip konuştuğumuz halde bile, sendikal mücadeleye baş koymuş olanlar ortaya çıkmaması için bayağı bir mücadele etti. Ben de solcu olmak nedeniyle “Çok fazla ortaya çıkmasa” diye düşünmüştüm. O bilinçte değildik o zamanlar. Biraz yavaş. Eğitim yaptım. Yaptığım eğitimler tek tip kadın eğitimi değildi. Biz KASAUM’dan (Ankara Üniversitesi Kadın Sorunlarını Araştırma ve Uygulama Merkezi) çok destek aldık. Oradan sevgili Serpil Sancar gelmişti. Bir toplantımızı biz Ege’de bir yerde bir tatil yerinde İzmir şubemizin ayarladığı bir kampta yapmıştık. Dört günlük bir toplantıydı. Orada da açılışa tabi ki, yönetimden gelenlerimiz oldu. Başkan, genel sekreter falan mikrofonu eline alınca bırakmayı bilemiyor. Bir biçimini bulup “Hocam müsaadenizle, bizim programa yetişebilmemiz için  hemen başlamamız gerekiyor” diye giriş yaptım. Çok teşekkür etti bazı arkadaşlar.  Böyle müdahaleler filan da yapabiliyorduk. Öğrenmiştik yavaş yavaş. Güzel bir toplantı olmuştu. KASAUM kadın bilincinin yükseltilmesi konusunda bize bayağı yardımcı oldu. Meryem Hanım (Koray), Serpil Hanım (Sancar) gelmişti adını hatırlamadığım başkaları da vardı.

Elbette bir yol alındı onu görüyorum. En azından eskiden her zaman görüştüğüm birlikte olduğum arkadaşlarımızın  kadın konusunda yaklaşımlarının gerçekten feminizan olduğunu görüyorum. Kadınların yaptığı üç aylık bir seminere iki üç arkadaşımızla birlikte iki yıl önce katıldım. Bir kısmı bir şeyler alıp, olduğu yerde kalmadan devam ettirmek istedi ama bu kazanımları, aile içinde ne kadar  pekiştirdiler? Kendi ayakları üzerinde durabilmeyi başarabildiler, bunu gözlemliyorum. Şunu biliyorum ki,  kadınlar eskiden kocalarından boşanmayı çok kolay telaffuz edip, kolayca hayata geçiremezdi. Ama belli bir bilince eriştikten sonra,  artık bir takım kısıtlayıcı şeyler olduğunda, ya da birlikte yaşamanın olanaksızlaştığını gördüklerinde, net tavırlı olup evliliği bitirip ondan sonra dik durabildiler. Bu ne kadar olumlu bir örnektir bilmiyorum ama bir yanıyla olumlu, çünkü kadının kendine olan güvenini sağlaması bakımından elbette bir katkısı var. O rahatlıkla, çoluğuna çocuğuna üniversiteyi bitirttirip, evini satın alıp, ayakları üzerinde durabilen arkadaşlarım olmuştu. Okullarda ne oldu ne bitti? Olmuştur birçok şey. Okullarda da kadınlar öğretmen kurullarında bir kere sendikanın meslek örgütü olması nedeniyle verdiği o güveni, bir biçimde okullara taşıyabildiler. Ama kadın olarak, kadın çalışan olarak, kadın öğretmen olarak kendi hakları açısından neler yapabildiler çok bilemiyorum. Ama sendikal olarak yapabildikleri de bunu içerisindedir diye düşünüyorum. 

Topluca şunu söyleyebilirim ki belki daha da ileri mesafeler katedilebilirdi. Daha çok insan bu sürece alınıp eğitilebilirdi. Daha kalıcı bir değişim, yani kadınların değişimi anlamında, bir şeyler verebilirdi. Belki kadınlar, kadın olmaktan ileri gelen haklarını kullanmak için sadece sendikaların kadın çalışmalarında kalmamış,  oradan feminist örgütlerle birlikte bir şeyler yapmaya doğru akmışlar ise, işte o zaman kendi hayatlarında da bir sürü şey değiştirebilmişlerdir.

Bir kota politikası var KESK’in. Eğitim Sen’in de. Eğitim Sen adını alır almaz olan bir şey değildi. Daha sonraki yıllarda gelişen bir şey oldu. Bu mücadele buna katkı sundu. Bu fevkalade. Süregeliyorsa fevkalade. Sürdürülemiyorsa kötü. Sürdürülebilmesi için kadınların sahip çıkmaları gerekir. Mesela şunu anlatamamıştık biz arkadaşlarımıza o yıllarda: “Hak eden yapsın”. Ne demek bu, nasıl hak eden yapsın? Hak eden hep erkek mi olur? Erkek arkadaşlar mücadelenin içinde daha etkinler. Bize şu gerekçeyle karşı çıkıyorlardı: “Etkin söz söyleyebilen ağzı laf yapan arkadaşlarımızın bulunması mı iyidir onun yerine bir arkadaşımızın kadın olduğu için girmesi mi iyidir?” Biz de şu örneği veriyorduk. “Yönetimlere gelen bütün erkek arkadaşlarımızın ağzı iyi laf mı yapıyor?”. 

Siyasetler arası anlaşmalarla kimi koyuyorsa, o geliyor, seçiliyor. Gidin bakın millet meclisine, oradaki milletvekilleri gerçekten yerini hak eden insanlar mı? Ne oluyor süreç içerisinde o görevin içinde pişiyor. İzin verin kadın da  gelsin, pişsin. Bu nedenle “kadın toplantılarına erkekler girmesin” diyoruz. Gelmeyin de kadın da konuşmayı öğrensin. Sen olduğunda baskılanıyor belki kocasını resmi canlanıyor. Rahat olamıyor. Biz aramızda  rahat oluruz ama sen olduğun zaman olmaz bu! 

Bir de ne olarak geliyorsun? Yönetimden biri olarak geleceksin. Böyle böyle aşıldı. Bu aşılmalar da bir yerlere evrildi. Sendikalardaki kota meselesi, bunun üst kurula üst konfederasyona gelmesi… Bu kadın başarısı! Yönetimin değil, kadının başarısı!

Bunun çok iyi yerlerde olabildiğini, bilmiyorum, en geneliyle söylemek mümkün müdür? Ama mesela kadın komisyonunda çalışan arkadaşlarımızla iyi dayanışma içindeydik. Bir kere ailelerimiz falan da birbirini çok iyi tanıyordu. Yani birimiz, diğerini rahat tolere edebiliyorduk. Evdeki durumuna, kocasına karşı falan bir şey olduğu zaman, bizi aradığında, şudur, budur diye söyleyebiliyorduk. Ama bu benim genel kanım. Kadın olsun, erkek olsun bir yerlerde kendilerine verilecek olan bir misyon, bir unvan, bir masa falan olduğu zaman,  biraz daha bir şeyler farklı gelişiyor. Bu insan yapısı. Bunu aşabilmek kadın örgütü içerisinde olmakla mümkün. Sendikanın kadın örgütü içerisinde değil. Genel anlamda kadın örgütü içinde olmakla mümkün. Oralarda aşıldığını biliyorum. Aşılmış oralarda. Ama sendikalarda, işyerinde çok öyle beklenen düzeyde değil. İşyerlerinde belli bir dayanışma var. Sendikalı olsun olmasın, kadın dayanışması götürülebiliyor. Beklenen düzeyde midir dersen, evet öyledir diyemiyorum. Kadın çalışmalarında bizatihi olan arkadaşların orada edindiklerini, işyerlerine taşımaları bence daha önemli.

Sendikalardaki kadın örgütlenmesi ve kadın çalışması bence mümkün olduğu kadar kadın platformlarıyla birlikte hareket edebilmeyi başarsın. Onlarla birlikte olsun. İsim, misim çok o kadar önemli değil belki ama o kadın kalabalığını göstermek çok farklı bir şey. Çünkü bizim doğurgan bir yapımız var. Doğanın bize verdiği şeyle… Zulmü gören bizim çocuklarımız, doğurduklarımız… Zulmü gören bizim insanlarımız, öğretmen olduğumuz için öğrencilerimiz. Söyleyecek sözü en güzel söyleyenleriz. Bunu ben son 20 küsur yıldan beri en güzel bir biçimde doğu Güneydoğudaki analarda gördüm. Meydanların o kadını ne biçim politikleştirdiğini bizzat gördüm. Şu an bile söylerken tüylerim diken diken. “Eylem içinde pişeriz”, diyoruz ya gerçekten de öyle. Kadınlar mümkün olduğu kadar sokakta olabilmeli. İşyerinde, işyerinin ortasında görünür olabilmeli. Sözü olabilmeli. Sözünü söyleyebilmeli. Bu konuda cesaretlendirmeliyiz arkadaşlarımızı.

Meral Serinyel ile sözlü tarih görüşmesi 2017 yılında yapılmıştır.   

 

Menü POPUP