Nilgün Eroğlu Üstün

Bir feministin sendikayla imtihanı

Nilgün Eroğlu Üstün

Eğitim ve Bilim Emekçileri Sendikası – Eğitim Sen, Antalya, 1990 Başlarından günümüze değin

1965 Kırıkkale doğumluyum. Makine Kimya’da çalışırdı babam. Annem Pratik Kız Sanat Okulu mezunu. O zamanlar Kırıkkale’de belki de annemin, babamın, akrabalarının etkisiyle aydınlanmacı bir anlayışla yetiştirildim. “Kızım büyüyecek ayakları yere basacak.” Babam kendisi de okurdu. Evde herkes kitap okurdu. Bana düzenli aylık para verilip, kitap almam sağlanırdı. Bu tip teşviklerden çok yararlandım Kırıkkaleli olmama rağmen. Üniversiteyi ODTÜ’de bitirdim. Babam, ben lise sondayken vefat etmişti. Annem ve üç kız için Ankara’ya taşındık, Keçiören’de oturduk ve o kadınsı ortamla birlikte büyüdüm. Çocukluğumda  bizi yetiştirmeye çalıştıkları anlayışla, okula gitmeyen kız çocukları için ailece seferber olup, onları okula göndersinler diye uğraşırdık, babam dahil olmak üzere. Üniversitede gıda mühendisliği okudum. 1987 yılında feminist hareketle tanıştım, Yıldız hocalar (Ecevit) aracılığıyla. Sonra üniversiteyi bitirdiğimde mühendislik yapmayacağımı düşündüm. Bir “ara güç” olamayacağıma karar vermiştim. “Patronun dediklerini işçiye yaptırtabilirim, patrona yaranabilirim” şeklinde düşünemiyordum. Zaten yıllardır istediğim şey öğretmenlikti. Pedagojik formasyon aldım. Yüksek lisansımı yaptım. Doktorayla uğraşıyorum. Eğitim alanına geçtim. 1992’de öğretmenliğe başladım. Ankara’ya geldikten sonra, 1993’ten sonra sendikal düşünceyle yakınlaştım. Önce İHD’ye yaklaştım, sonra sendika. Sendikayla tanışmamdan önce kadın çalışmaları yaptım. O zamanlar platformlar pek meşhurdu, 90’ların başlarında. İHD falan derken, sendikaya doğru evrildi. 1996 falan ilk üyeliğim.

Üniversite yıllarındayken babamı  kaybetmiş olmaktan dolayı, annemin tek başına üç kız yetiştiriyor, üçü de üniversite okuyor olması nedeniyle kaygıları vardı. Hep bizi uyarırdı “Aman kızım, uzak durun”. Çünkü 12 Eylül’ün de etkileri var. 1983’te girdim üniversiteye. Kırıkkale’de babam da aktif bir sendikalıydı. Türk İş’e bağlıydı o zaman. 1970’li yıllarda eylemler, grevler çok normal bilinen, desteklediğimiz, aksini düşünmediğimiz bir şey, öyle bir ortamda yetişmişiz. Kırıkkale o yıllarda şimdiki gibi muhafazakar değildi, sol etkiliydi. O ortamda yetişmiştim. Emeğe saygı duyma nosyonuyla yetiştiğim için, aksi bir şey düşünemezdim. Annemin “Aman durun, göğüsleyemeyiz” duygusu nedeniyle, üniversitede halkbilim topluluğunda oynarken, arkadaşlarım öğrenci derneği üyesiydi ama ben olamıyordum. Kıyısından, teğet geçe geçe bitirdik. 

Öğretmenliğe başladığımda da Ağrı’dayken henüz yoktu bir örgütlenme. Ankara’da Mamak’ta çalışıyordum. Orada Eğit Sen’li arkadaşlar vardı. Bir kez bizi davet ettiklerini biliyorum. “Eylem var, gelecek misiniz” diye. Sendikalı oluşum yeni yeni başlıyor. Anlamamıştım. O zaman üyesi değildim uzak kalmıştım. Ama Antalya’ya gelince, kendim gidip buldum. 1995-96. O zaman Sendika Yasaları çıkmamıştı. Yanlış hatırlamıyorsam. Aidatlarımızı kendimiz gidip, ödüyorduk, şimdiki gibi değildi, maaşımızdan kesilmiyordu.  

Antalya’daki ilk çekirdek grupla o yıllarda tanıştım. Sendikal eylem çok fazla değildi. İlk eylemim basın açıklamasıydı. Arkadaşlarım Sendika Yasası için Ankara’ya gelmişlerdi,  ben o zaman gelmemiştim. Burada üç gün eylem yapıldı. İlk kez biber gazı ve tazyikli sulara maruz kalındı, ben Ankara’da olmadığım için kahrolmuştum. Antalya’dan hemen aradım arkadaşları. Örgütlülük şimdiki gibi olmadığı için cep telefonlarına mesaj gelmesi gibi bir şey yok. Nurşen Öztürk, eski Kadın Sekreterimizi aradığımda, galiba Basın Yayın Sekreteri idi, “Oturma eylemi var” dedi. Gittik. İlk kez okuldan bir kişi gidiyor. Bana sevk alınacağını söylediler. Yasal bir tanınmışlık yok. “Yok hocam, bir şey olmaz” falan… Ahlaksızlık gibi gelmişti o zaman. O dönemde kabul etmediğim bir duyguydu. Maaştan otuzda bir kesme cezasını, ilk kez  öyle almıştım.

Benim tanıdığım kadınlar oldukça politik kadınlardı, Antalya için söylüyorum. Ankara’da direkt bir ilişkim yoktu. Başka siyasi partilerden veya 12 Eylül öncesi oluşumlardan gelen kadınlardı. Çok politiklerdi. Oradaki deneyimleri vardı. Feminist olduklarını söyleyemem. Kadın bakış açısı sınırlıydı. Sonra platformlar oluştukça kendi ait oldukları siyasi gruplar, onların kadın platformlarında da yer almaları gerektiği yönünde bir eğilim gösterdiği için, kadın bakış açısın edindiklerini gördüm. 

Ama oldukça politiktiler. Erkek dili de kullanıyorlardı. Ben çoğu zaman anlamıyordum çok gizemli laflar. Geçmişte yaşanan bir olay var, onun üzerinden konuşurken imalar ediliyor, o geçmişteki olaya bir gönderme yapılıyor, ama ben orayı bilmiyorum. Veya Türkçeye sol jargonla girmiş bir laf, bilmem kimden doğru… Görmediğim bir şey benim. Onları buralarda öğrendim. İlk anda grupları da bilmiyordum. Gruplararası ayrımı da bilmiyordum. Sonra sendikada yönetime aday olduğumda, sağolsun bir erkek arkadaş bana hepsini öğretti. Kim kimdir? Yürütme Kurullarını vs., böyle bir şey olabileceğini bilmiyordum, ondan öğrendim.

Doktora çalışmaları yüzünden son beş, altı yıldır çok aktif değilim ama öncesinde İşyeri Temsilciliğiyle başladım Antalya’da. Çalıştığım bir Anadolu lisesinde bayağı acar bir temsilciydim diyebilirim. Belki de o dönemin sendikası öyleydi, daha yasa  yeni çıkmıştı ve o sırada okulumuzda da kadınlar ağırlıklıydı. 

Benim biraz ılımlı bir dilim var, kimi zaman çok sivri görünmeme rağmen- bu ılımlı kişilikle  toplam elli bir ya da elli öğretmenden, otuz dokuz kişiyi örgütleyebilmiştim, çoğunlukla kadınları. Sıkıntısız bir şekilde hemen üye olmuşlardı. O durumda delege sayısı bizim okulumuzdan fazla oluyor. Zaten öncesinde Kadın Dayanışma Merkezi, Kadın Platformu Kadın Meclisi gibi oluşumlarda da sendikanın içerisindeki bazı kadınlarla yakın olduğum için, böyle bir etkim oldu. 

İşyeri temsilciliğimden sonra yönetime aday oldum. Geçici bir dönem vardı. Yönetim ayrılmıştı, kısa süreli bir yönetim seçileceği zaman. Orada Kadın Sekreterliği yaptım. Altı erkekle birlikte çalıştım. “Bir feministin sendikayla imtihanı” dedik. Bir makale yazılır buradan.  Yönetime gelmeden daha önce,  Kadın Eğitimcilerin Eğitimi çalışmasına katıldım. Ondan dolayı eğitimcilik yaptım Merkez Eğitimcisi olduktan sonra. Ama ben Kadın Eğitimci Eğitimini almadan önce de, hem sendikada hem başka ortamlarda toplumsal cinsiyet eğitimleri veriyordum. Ankara Üniversitesi KASAUM’dan aldığımız bir eğitim vardı, toplumsal cinsiyet eğitimi. Onun hemen ardından eğitimci olmuştum. Sonra barışla ilgili çalışmalarım oldu. İzmir’den Savaş Karşıtları Derneğinden arkadaşların yürüttüğü şiddetsizlik eğitimlerinden geçtim. Onlardan aldığım eğitimle, Eğitimcilerin Eğitimi çalışmasına da katıldım.  Sendikada o çalışmaları yaptım. Daha çok eğitimci olarak çalıştım sonrasında. 

İlk olarak nasıl seçildiğimiz meselesinden bahsetmek istiyorum. Genel olarak bizim sendikamızda dengeler söz konusu. Dengeler korunmaya çalışılıyor. Eskiden çok karşı çıktığım bir şeydi ama sendikanın önemli bir dinamiği o gruplar. Onlar da olmazsa çok atıl bir hale gelecek. Sarı sendikalara dönmesek bile, politika geliştiremeyecek bir hale geleceğimizi düşünüyorum. Önce Elif Akgül’dü Merkez Kadın Sekreteri. Nasıl geldi? Sanıyorum 10 yıl ve üzerinde olsun deneyimi, mümkünse kadına yönelik şiddetle ya da kadınla ilgili çalışma yapmış olsun, yüksek lisansı olanlar tercih sebebidir gibi bir dizi kriter göndermişlerdi. Antalya’da ne yazık ki benden başka uygun biri yoktu. Nurşen Öztürk, Kadın Sekreteriydi.  Kendisi gidebilirdi ama Nurşen, sendika emekçisi arkadaşımızdır, beni buldu. “Nilgün seni gönderelim” dedi. Ben o sırada Kadın Komisyonunda çalışıyorum. “Başkaları da olsun, tam bu özellikleri taşımasa bile” dedik. Örgütlenme anlamında önemli bir çalışma olduğunu düşünüyorduk, ama beni seçtiler. 

Geldiğimde ilk olarak Karayolları sosyal tesislerinde gerçekleşti eğitim. Seksen küsur kadın vardı. Benim gibi siyasal aidiyeti olmayan çok az kadın vardı. O yüzden hemen gruplaşmalar oldu, dikkatimi çekmişti. Herkes birbirine… nasıl bir bakış demeli… hem merakla bakıyor hem de uzak duruyor. 

Sendikada da kadın çalışması deneyimi çok fazla olmadığından bence ilk çalışmada normal olarak güven oluşturmak gerekir. Herkesin kendini tanıtması lazım. Ben şuyum, şu amaçla geldim beklentiler…  hakkında konuşması gerekir. Çok böyle sübjektif bir şeyle başladı çalışmalar. Ama öyle değildi yine… 1980 öncesi çalışmalar yürüten diğerleri bilmez, en çok Türkiye solunda da tüm Türkiye’deki çalışma metodu da oymuş, son yıllara bakınca. Ama hocamızı, galiba Serpil hocayı bekliyorduk. Biraz gecikti. Elif de dedi ki “Hadi, o zaman tanışalım”. Sol taraftan başladı, ben sağ tarafta oturuyorum. 

“Ben” dili kullanılmıyor. “Biz kadınlar” demiyor ama “kadınlar şöyle yapıyor” gibi. “Biz” değil de “bizim dışımızda kadınlar var” gibi. Yabancılaşmış bir dil. Grubun yarısı tamamlanmıştı ki Serpil hoca geldi. Sonra tanışmaya devam ederiz, deyip kesildi. Eğitimle ilgili eleştirdiğim noktaydı ama zaman içinde çok değişti bunlar. 

Birinci aşamayı tamamlarken, sonlara doğru yavaştan dirsek temasları başladı. Aynı ortamda kalıyoruz, şehirle ilişkimiz kopuk. Birbirimizi tanımaya başladık. Hemen dökülmüyor her şey tabii. İkinci aşamada eğitimler başladı. O zamana kadar ben kadınlara dönük çalışmalar yapıyordum 25 kişilik daha küçük gruplarda. İlçeler bazında veya kadın danışma merkezi hatta siyasi partilere dönük çalışmalar yaptım. İlk kez Genel Merkezde belirlenmişti, bölgeler belirlendi. Oralardaki yönetimlerde bulunanlar -ben Disiplin Kurulu Başkanlığı da yaptım- Disiplin Denetleme Kurulunda bulunan tüm üyelere eğitim yapılacak. Bunun içinde sadece toplumsal cinsiyet yok. Kamu Reformu Dönüşümü üzerine konuşulacak. Erkan, Cengiz ve ben vardım. Antalya’da bir otelde yapıldı bu çalışma. Yüz küsur kişi vardı, çok azı kadındı. Antalya,  Burdur,  Isparta,  Denizli’den gelenler vardı. 

Bir grup çalışmasında on kadını bir araya getirip, kocaman posteri ikiye bölüp, bir gün boyunca “kadın emekçi ne iş yapar, erkek emekçi ne iş yapar?”ı tek tek yazmak, kendi yaşamlarıyla yüzleşmeleri bile bir başlangıçtı açıkçası. 

Verilen bilgiler çok başarılıydı. Benim kendi adıma kapitalizm ve kadın sorunsalı üzerine düşünmemi sağlama, sınıf ilişkisi vs. konuları anlatmaları açısından çok yararlıydı ama eğitim yöntemi farklı olsaydı, katılımcı olsaydı,  bilgiler kalıcı olabilirdi. Sonrasında bizim ayrıca üzerinde okumamız tartışmamız gerekti. Ama ikinci aşama, biraz daha orada bulunan kadın arkadaşların da verdikleri eleştirilerle, belki Fevziye (Sayılan) de farkına vardığı için daha farklıydı.  İkinci aşama öğretmenevindeydi. Daha küçük gruplara bölünerek yapmıştık. İlk kez ikinci çalışmada başlamıştı “Evli mi bekar mı arkadaş?”, “Boşanmış mı?”, “Çocuğu var mı?” Gerçek yakınlaşma, kadınlar arasında böyle olur. Dayanışma orada başlar. Onu yaparsan ancak eylemi de kotarabilirsin, eylemde de başarılı olabilirsin. 

Üstten bir dil kullanıyorsun aksi takdirde. Ben ikinci çalışma ve daha sonrasında küçük gruplarla merkezde toplandığımızda yakınlaştığımızı gördüm. Bir de Merkez Eğitimcileri topladılar, “Kadın eğitmciler” bu bile tartışılacak bir konuydu. Merkez Eğitimcilerle bir araya geldiğimizde, erkekli kadınlı grupta, onlarla bir araya geldiğimizde değişik bir rekabet oldu. Onlar da benzer eğitimlerden geçmişler. Benzer, derken bir hoca gelmiş anlatmış, onlar not almış, gitmişler. Onlar kendi sunumlarını da böyle yapıyorlar. 

Biz bir araya geldiğimizde Hacettepe’den adını hatırlamadığım bir hoca, etkili iletişim dersi verdi. Küçük psikodrama çalışmaları, oyunlar içeren eğitim. Biz biraz daha alışık olduğumuz için kadın eğitimciler olarak hemen uyum sağladık. Sorulara yanıt veriyoruz falan. Ama Merkez Eğitimci dediğimiz ağırlıklı erkek olan arkadaşlar için çok yabancıydı bu eğitim. Orada benzer eğitimden geçen biz kadınlar daha yaklaştık. “Biz onlardan farklıyız.” Bu da böyledir ya, “biz ve onlar muhabbeti”. Bu  bizi biraz daha kaynaştırdı. Köken olarak ayrı siyasi gruplardan olmamıza rağmen, dayanışabileceğimizi gördük. KESK Eğitim Sen kurultayları da çok iyi oldu. 

Bildiriler hazırlanırken önergeler hazırlanırken, bizi de bir grup gibi görüp “Nilgün siz de imza atar mısınız buna” denmeye başladı. Ya da biz bir şeyler yazıp diğerlerine gidebildik. Bence etkinlik kazanıldı. Merkezî düzeyde. Benim gibi İzmir’den, Eskişehir’den gelen arkadaşlar vardı. Bir grup aidiyeti var ama orayı da sorguluyor. Doğrudan oraya da ait değil gibi. Onların da üsluplarının dillerinin değiştiğini gördüm. Kendi gruplarını eleştirememişlerdir özellikle çok aktif olanlar ama oturup sohbet edebildik. Kulis yapabildik. Bir amaç uğruna bir araya gelebildik. Bence bu çok önemliydi, sendikal anlamda kazanımdı. Devam etmesi gerekiyordu. 

8 Mart Emekçi Kadınlar Günü mü, Dünya Kadınlarının Birlik Mücadele Günü mü? Hâlâ tartıştığımız konular. Bu başlık üzerinde tartışma bile önemliydi, orada gündem işgal etmişti. Bunun için de kulis yaptık, Dünya Kadınlar Günü olarak geçirttik. Kota ciddi bir tartışma konusuydu ama orada çok daha büyük bir katılımla, her ideolojiden, her farklı gruptan kadın destekleyebilmişti. Kotanın ne kadar olacağı tartışılmıştı. Zaten az çok gelmeden önce tartıştığımız, bildiğimiz bir şey de onun üslubundaki  değiştirmeler için bir araya gelebilmiştik. Bu da çok yararlı olmuştu. 

Daha sonra Örgütlenme Sekreterleri ve örgütlenmede aktif görev alabilecek arkadaşlar için de eğitim çalışması yapıldı. Onların içine, hep toplumsal cinsiyet eğitimi koyuldu. Bence sendika içindeki kadın hareketinin kazanımıdır. Biz çok uğraşmıştık Kadın Sekreterine ayrı bir bütçe ayrılabilsin. Kadın konferanslarında da koymaya çalıştık.  Ayrı bir bütçe oluşturulamadı. Bunlar tartışılabilir şeyler haline geldi. Bu güzel bir şey. 

“Siz kadınlar bir araya gelin, yapın” diyordu altı erkek yönetimde. Ben her seferinde kendimi ifade etmeye çalışıyorum, ”Biz böyle bir karar aldık” diye. Duymuyorlar, dinlemiyorlar. Beş  ya da altı toplantıdan sonra her şeyi yazılı olarak götürdüm, hala benimle dalga geçerler. Yazıyordum. Kağıt olarak getiriyordum, dağıtıyordum. Toplantı tutanak defterine de onu yapıştırıyordum. “Ben bunu söylemek istedim, bunlar not düşülsün” şeklide. Dinlenmediği için zorla dinletmek için yaptım. Erkeklerle çalışmakta çözümü, böyle bulmuştum, diğer kadınlar nasıl buldu bilmem?

Kadınların çok olması önemliydi. Benim daha önceden kadınları da örgütlemeyle ilişkili bir pratiğim vardı. Ben mesela şunu yaparım: Hiç kimse benden beklemez ama ben kek yapar götürürüm okula. Birinin doğum günü varsa, hep birlikte doğum günü kutluyoruz. Daha insanî, daha sıradan işleri çok önemsiyorum. Bu toplumda, Anadolu’da insanların yemek yerken daha iyi, ılıman bir şekilde konuştuklarına inandığım için, bunu bir yöntem olduğunu düşünüyorum. Benim işimi kolaylaştıran bir siyasi ortam, iklim de vardı. Şimdi işyeri temsilcisi olsam aynı olur mu? Belki şimdiki işyeri temsilcimizden birazcık daha olumlu olabilir ama ben her zaman ona destek veriyorum. Üslupla da alakalı olduğunu düşünüyorum. Keskin üsluplar “Az olsun bizden olsun” gibi üsluplar gerçekten az hale getiriyor insanları. Bir yandan da insanlara anlatmak da gerekiyordu. Ben ilk örgütlediğimde bazı arkadaşların dernek dediğini, sendikayı dernek gibi algıladığını biliyorum. Sendika ne demektir, tarihsel olarak nasıl fonksiyonları vardır, anlattım. Eşit bireylerin sohbeti şeklinde yaptım. Yüz yüze iletişimi çok önemsiyorum. Son zamanlarda sosyal medya üzerinden örgütlemeleri, ben eski toprak olduğum için, belki çok sıkıntılı buluyorum. Sosyal medyanın  yeterince kenetlemediğini düşünüyorum insanları. Çok kolay dağılabiliyor. Sıcak evinde koltuğunda, onu bunu beğenmek ya da reddetmek, protesto etmek çok iyi gelmiyor. Doğru değil. Bizim açımızdan sınıfsal olarak, bizi azaltan bir yanı olduğunu düşünüyorum. Mücadele gücümüzü azaltan.

Sendikanın kapatılma süreci yaşandı. Ben yönetimde değildim ama halen aktif olarak devam ediyordum. O dönem ciddi üye kayıplarının başladığı zamandı. İnsanları engellemek, etkilemek zor oluyordu. İnsanlarda bir tarih bilinci sorunu var. Bilmiyorlar ve sloganların arkasından çok kolay gidebiliyorlar, insanlar fanatizme çok kolay bulaşabiliyor. Her görüşten insan için geçerli bu ama Eğitim Sen’e karşı düşman yaratmak, çok kolay oluyor. O zaman çalıştığım lise, sağcı insanların çok güçlü olduğu bir ortamdı. On sekiz Eğitim Sen’li olarak, mücadele veriyorduk birbirimize kenetlenmiştik.

Ben her şeye rağmen başka ortamlarda da bunu söylüyorum. KESK’li, Eğitim Sen’li olmak bu ülkede yüz akıdır. Ne olursa olsun, en kötü zamanlarda bile, muhalefet sesi bizden çıkıyor. Her şeye rağmen orada durmayı başaran insan, en güvenilir, en sağlam insan. Bu günler de geçer. İnsanlık her zaman iyiye, güzele, özgürlüğe doğrudur. Belki karanlık günler olur ama yön, o yöne doğrudur. Buna inanmak gerekiyor. Ben başka türlü ne umut verebilirim, öğrencilerime.

Ciddi bir mobbingle karşılaşmadım, başka kadın arkadaşların yaşadıklarını yaşamadım. Bunda benim aldığım eğitimin, çenemin düşüklüğünün etkisi olabilir. Bir de idareci olmak gibi hedeflerim olmadı. Niyetim olsaydı, kesin engellerle karşılaşırdım. Ama bütün bunlara rağmen örneğin ben sendika adına il disiplin kurulunda yer aldım. Disiplin kurulu başkanı olduğum için. Çok saygı gördüm orada vali yardımcısından da, İl Milli Eğitim müdüründen de. İngilizce öğretmeni olmamın da  etkisi vardı. Ülkede halen bu tip şeyler bir statü sağlıyor.  Benim gibi insanı hiç görevlendirmezler zannedersiniz, ama ildeki İngilizce zümre başkanlığını yaptım. Orada birçok öğretmen arkadaşa eğitimler verdim. Formatörlük yaptım. Buralarda önümü kesmelerini beklerdim, ama kesmediler. Belki de yerimi dolduramadıkları için. Yerini doldurdukları anda, anında şutlarlar. O sırada dolduramadıkları için saygı duydular. Eminim başka üyelerin de başına böyle şeyler gelmiştir. Doldurabildiklerini düşünürlerse, ezerler.

Kurultayları biraz önce söylemiştim. Özellikle delege durumunda gelen kadınlar açısından çok yararlı olduğunu düşünüyorum. Özellikle kadın eğitimciler için. Diğer delegeler de oradan mutlaka etkilendiler. Dünya Kadın Yürüyüşü’nün sendikada önemli etkileri olduğunu düşünüyorum ama benim Antalya’da gördüğüm kadarıyla, diğer kadın örgütlerini daha çok etkiledi, daha çok heyecan verdi. Oradakiler daha çok sahiplendi. Ben son seferdekine aktif olarak katılmadım ama Antalya’da Kadın Danışma Meclisinin ev sahipliğinde bir toplantı yapıldı. Güney Afrikalı bir kadın konuşmuştu. Gelenlerin çok azı KESK ve Eğitim Sen’liydi. Diğer kadın örgütlerinden, üniversiteden vardı. Onları daha çok heyecanlandırdığını düşünüyorum ama yine de sendikamıza katkısı var. 

Ben Selanik’e de gittim. O da çok iyiydi. Sendikanın bunu sahiplenmiş olması, maddi olarak desteklemiş olması önemliydi. Evet, biraz meşakkatli bir şeydi. Ankara’dan İstanbul’a. İstanbul’da Haydarpaşa’da buluşuldu. Selanik’e kadar otobüsle gidildi. Yorgun argın orada eylem yapıldı, akşam yeniden yola çıkıldı. Yorucu belki ama bunun sendika tarafından sahiplenilmesi çok önemli. Kadınları çok rahatlatan bir şey. Arkasında koskoca bir örgüt olduğu düşünülüyor. Kadınlar için ekonomi çok önemli. Bu tip şeylerin parasını karşılayacak kadın sayısı çok değil. Bunu desteklemiş olması önemli. Bu önemli bir mekanizma. 

Bizim eğitimlerimizde, yol paramızın sendika tarafından karşılanıyor olması… çocuğumuzu bırakamıyorsak yanımızda getirebilmemizin rahatlığı… Kadınlar dayanışma içinde bunları yapabildik. Bunların her biri rahatlatıcı. Kadınların kafasının daha rahat biçimde örgüte konsantre olmasını sağlayan şeyler. 

Sonra dergiler…  Elif’le (Akgül) başladı gibi geliyor, belki de ben ilk o zaman gördüğümden. Dergilerde, bana bile sayfa açılmış olması, “Nilgün sen yaparsın, bir şey yaz” diye teşvik edilmesi, yazı yazmamın istenmesi çok önemli. Birçok kadın da orada yazı yazdı, röportaj yaptı, yayınladı. Bunlar çok önemli. Sonra ben Barış Eğitimi çalışması yapıyorum, diye Sakine beni aradı. “Nilgün, bu konuda biz ne yaparız?”  Ben anketlerimi gönderdim. Sendika bunu pilot saydığımız kentlere yolladı. Oradan toparladı, bana geri gönderdi, bu konuyla ilgili açıklama bile yaptı. Bu beni özgüven açısından geliştiren bir şey. Başka kadınlara da yapıldığını düşünüyorum. Belki bir süre sonra elini eteğini çeker o kadın, ama başka kadınlara özgüven kazandırmada yararı olabilir.

Eğitim çalışmalarını, kadınlara özel dergilerin çıkmasını, KESK’in 25 Kasım’ı, 8 Mart’ı sahiplenmiş olmasını, kadınlar için önemli günleri sahiplenmiş olmasını önemli buluyorum. Bunların her biri okullarda da kutlanan, anılan günlere dönüşüyor. KESK açısından, ben Eğitim Sen’li olduğum için en fazla orada takip ediyorum. Eğitim Sen potansiyel olarak daha uygun olduğundan, daha fazla kazanım elde edildiğini düşünüyorum. SES’teki, BES’teki kadınları hatırlıyorum ben. Kadınlar çok fazla vardı SES’te ama daha edilgen pozisyondaydılar, dönüşüm açısından daha yavaş. Onlar için daha fazla çalışma yapılması gerekiyor. Son beş altı  yıl takip etmedim ama öyle hissediyorum. Oralarda daha fazla çalışma yapılması gerektiğini düşünüyorum.

Somut başarıları dışında, KESK’in  önemli miktarda kadını güçlendiğini de düşünüyorum. Ait oldukları gruplar içerisinde ya da yönetici durumundaki erkeğin söylediklerini tekrar etme dışında, kendi sözünü söyleyebildiğini düşünüyorum, önemli miktarda kadının örgüt içinde. O ana kadar dile getirilmemiş şeylerdi. Talep etme becerisi kazandıklarını. “Bir yerlere kadınları seçtireceksek bizim oylarımızla olacak bu iş. Erkekleri dönüştüreceğiz ama kadınları da dönüştürmemiz gerekiyor.” Serpil hocanın sözüydü. “Başkanın kadınları” derdi. Bir yere kadınlar seçilecekse, kadınların oylarıyla olacak. 1990’ların ikinci yarısından sonra fark edilmiş olması ve örgütün içerisinde buna dönük çalışmalar yapılması kıymetli. Önemli oranda başarıldığını düşünüyorum bu meselenin.

Tacizler olduğunda özellikle kadın öğretmenlerin, Eğitim Sen’lilerin bunu fark edip dayanışma içinde olduklarını gördüm. Her halde öyle bir dönüşüm olmuştur. İşyerimizde biz şöyle bir şey yapmıştık. Birkaç yerde de oldu. Boşanmak üzere olan bir kadın, hele şiddet de görüyorsa üyemizse de, değilse de onunla dayanışma gösterebildik. Bunda da yine bir örgütlülüğün ve kadın hareketinin katkısı oldu ama Eğitim Sen’in de bunu sahiplenmesinin önemli olduğunu düşünüyorum. O dayanışma ruhunu KESK’in,  Eğitim Sen’in verdiğini düşünüyorum.  

Nilgün Eroğlu Üstün ile sözlü tarih görüşmesi 2016 yılında yapılmıştır.   

Menü POPUP