Nilüfer Akgün

Sendika çalışmalarını tamamlayan, kadın çalışmaları 

Nilüfer Akgün

Basın Yayın İletişim ve Posta Emekçileri Sendikası – HABER-SEN, Trabzon, 2000’ler

HABER-SEN’de üyeyim. 2007 yıllarıydı üyeliğim. Ankara’dan buraya geldiğimde basın yayının herhangi bir sendikal çalışması içinde bulunmuyordum. 1997’de Trabzon’a geldim. Sendikadan da çok uzak değildim. Ankara’da, basın yayında (Basın-Yayın ve Enformasyon İl Müdürlüğü) çalışırken sendikalı değildim ama birçok sendikalı arkadaşım vardı diğer kurumlardan. Oturma eylemlerine katıldım. Çok duyarlı bir insandım ama işyerinin herhangi bir sendika iş kolunda olmaması aktif olarak orada bulunmamı engelliyordu. Buraya, Trabzon’a geldikten sonra HABER-SEN üyeliği için arkadaşlar geldi.

Basın yayında Trabzon’da şube müdürü olarak çalışıyorum. Yaptığımız iş, gazetecilerin basın kartları konusunda yardımcı olmak, onların özlük haklarıyla ilgili veya basın kartlarıyla ilgili dosyalarını tutmak, bunları Ankara’ya iletmek, basın kartlarını almalarını sağlamak. Altı ilde çalışmamız var. Basın yayın Trabzon il müdürlüğü altı ile bakıyor. Biz de bunları koordine etmeye çalışıyoruz. Ankara basın yayında başladım. On yıl orada çalıştım. Sonra Trabzon’a geldim. Bir kızım var.

Çok sendikalı arkadaşım vardı. Trabzon o zaman şubeydi, pardon şube değildi. Rize şubeydi. Arkadaşlar. KESK olarak ziyaretimize geldiler. “Böyle böyle bir durum var.” Zaten Ankara’dan da bu yönde bir yazı gelmişti, fakat ben burada herhangi bir sendikal çalışmada değil, ama daha çok kadınlarla çalışıyordum. İşim dışında da kadınlarla birlikte çalışmalar yapıyordum. Gazete, dergi, kitap tarzı şeyler çıkarılıyordu. Onlarla uğraşıyordum. Öyle başladı. Zaten başka bir sendika olsaydı kabul etmezdim. Bildiğim bir sendika. Öyle başladı bizim ilişkimiz.

Kadın Sekreterliği yaptım. Temsilcilik yaptım. Rize Şube Kadın Sekreterliği yaptım. Şöyle söyleyeyim: İş kolunu, basın yayını burada sadece iki kişiyle temsil ediliyoruz. Basın yayında çok fazla insan yok. HABER-SEN; PTT, TRT, basın yayın, RTÜK bileşenlerinden oluşuyor. PTT ağırlıklı bir örgütlenme. Fakat PTT işkolunda çok fazla kadın katılımcı yok. Ya da benim işe başladığım yıllarda çok fazla yoktu. Hele şimdi hiç bulamıyoruz kadın katılımcı. Neredeyse hiç yok. Kadınlar çekinmeye başladılar. Ben şunu çok isterdim, defalarca da dile getirdim: Kadın çalışmalarının, sendika çalışmalarını tamamladığına inanan biriyim. Çünkü orada birbirimize dokunma şansını buluyoruz. Fakat o kadar yoğun çalışılıyor ki, bunu ben PTT iş kolundan biliyorum çok yoğun çalışıyorlar. Eleman az. Bütün yük oradaki gişe memurlarında ve dağıtımcılarda. 

O yoğun çalışma temposu akşam eve gittiklerinde ayrı bir emek, ev emeği harcamalarına da neden oluyor ve gerçekten evlerdeki cinsiyetçi işbölümü. Onların en azından dinlenme saatleri olsa, sendikaya gelebileceklerini düşünüyorum ama o da yok. Hep kadınlar uzak duruyor diye suçlanırlar ya, maalesef bunun altında, bizim iş kolumuzda da, erkek egemen toplumun yarattığı sonuçlar var. Çünkü kendisi geliyor, eşi evde çocuğa bakıyor. Kendisi kendini yetiştiriyor, okuyor. Sosyal çevre ediniyor. Ama o kadın evi idare edecek, çocuğa bakacak, iş yapacak, yemek yapacak. Aynı zamanda iş hayatı var. Ve tabii ki, sendikaya zaman ayırma süresi de çok az oluyor. Sonra  diyoruz ki “Kadınlar sendikada yer almıyor”. Kadınların takati kalmıyor hâlbuki.

Rize’yi çok fazla bilmiyorum, orada da zordur muhtemelen ama. Trabzon çok zor bir bölge. Özellikle de bizler için. Parmağını oynattığın andan itibaren, bir kere basının karşısındasın. Çok masum bir örnek vereceğim. KESK olarak baroda bir toplantı yaptık. Suriyeli göçmenlerle ilgili. Ben bu arada Suriyeli göçmenlerle ilgili çalışmalar da yapıyorum. Bir grup arkadaş olarak, nelere ihtiyaçları var konusunda. Mültecilerle daha doğrusu. Afgan mültecilerle,  Suriyeli göçmenler. Çünkü onlar mülteci statüsüne sokulmuyorlar. Bir grup kadın olarak ihtiyaçlarını belirlemek için onları ziyaret ediyorduk. Kamp yok. Fakat pilot bölge olarak, mülteciler için özellikle. Afgan, İranlı, Iraklı mülteciler var burada. O belirlenen pilot bölgelerden biri de Trabzon. Buraya da yerleşmişler. Onlar için çalışmalar yaparken sorunlarını görüyorsunuz. Nelerle karşı karşıya olduklarını görüyorsunuz. Hangi kurumlara gitmeleri gerektiği konusunda bilgilendirilmeleri gerekiyor. Göç idaresinin kısıtlı olanakları var. Ulaşamıyor birçoğuna. Onlarla iletişime geçmek gerekiyor. Valiliğin, belediyenin yapması gereken şeyler var. 

Bunun üzerine KESK’te konuştuk. Ben de zaten çok ilgiliyim. Dedik ki, “Bir toplantı yapalım ve gerçekten bu insanların sorunları neler, sivil toplum kuruluşlarını çağıralım. Göç idaresini çağıralım. İnsan Haklarını Derneğini, baroyu davet edelim. Belediyeyi. Kim ne yapması gerektiği konusunda bilgi sahibi mi? O bilgiler bir arada toplansın, tek elden bir şeyler yapalım.” Ertesi gün şu manşet atıldı Günebakış’ta: “Suriyeli göçmenleri düşünmek KESK’e mi kaldı?” “PKK’yı destekleyen KESK bu sefer de Suriyeli göçmenlerle ilgili bir şeyler yapmaya çalıştığını söylüyor.” “Suriye politikasını destekleyen KESK, Suriyelilere nasıl yardım edecek?” Bu minvalde. Senin iyiniyetli bir şeyler yaptığına önyargıyla hiçbir şekilde inanmıyor. Açık hedef oluyoruz. Onun için Trabzon’da iş yapmak, Trabzon’da bir şeyler yapmak çok zor. Diğer illerden çok zor, gerçekten.

Kadın olarak daha zor. Maalesef. Çünkü, evet arkadaşlarımı çok seviyorum ama içinde yetişilen toplum, onlara öyle bir boyut kazandırıyor ki, o kültürden kopamıyorlar. O kültürden kopamadık,  o kültür seni bir kere -ben hep öyle diyorum- dolgu malzemesi olarak görüyor. Biz bir yığın şey yaptık kadın derneği olarak da faaliyet gösterdiğimiz için. Ben KESK’li arkadaşlarımı yanımda göremedim. Bu benim kurumum, benim örgütüm. Kötü bir şey yapmıyoruz. Her zaman aynı paralelde çalışmalar yapıyoruz. Sonuçta biz insan haklarına dayanan, ayrımcılığa karşı çıkan işler yapıyoruz. Ama her yerde olduğu gibi, maalesef bizim sendikalarımızda da var.  

KESK’i en çok  sorgulamama neden olan altına imza da attığımız  2010 yılındaki taciz olayıydı. Arkadaşlar komplo olduğunu savundular. Kadını suçlamak çok daha kolay oluyor çünkü. Ve ben o dönem çok sorguladım. Buna karşı çıkan sadece erkek arkadaşlarımız da değildi. En üzücü olan da orası. İdeolojiler gerçekten ayrımcılığın, özgürlükçülüğün, bizim inandığımız şeylerin önüne geçmemeli. Bağlı olduğumuz şeyleri de sorgulayıp gerçekten yüzleşmemiz gereken konular var. Onu yapmadığın sürece, kısır döngü içinde dönüp duracağız. 

Ben erkek gibi davranmak zorunda değilim. Ben bir kadınım. Kadın gibi davranacağım. Evet duygusalım. Bunu niye saklayayım. Ben daha çok etkileniyorum bazı şeylerden. Kötü bir şey olduğunda bir kadına. Davranışların şekli değiştiğinde anlıyorsunuz.

Buradan kadınları bazı şeylere taşımak zor. Biz birkaç kadın sadece bazı şeyler için gidebiliyoruz. Son eyleme ben gidemediğim için hala vicdan azabı duyuyorum. 10 Ekim mitingi. Çünkü araçla gidilecekti ve benim bir sağlık problemim var. Dizlerim çok ağrıyor. Ama arkadaşlarımla birlikte gitmek istiyorum. Son sağlık problemim yüzünden sendikaya bile gidemiyordum zaman zaman. Çünkü gerçekten canım çok yanıyor.  Ve işin kötü yanı şu: Hiç kadın gitmedi. Ben birkaç kez tek başıma gittim. Bir defa toplu olarak katıldım. Tekel yürüyüşlerine mesela, buradan gittik. 

İdari soruşturma geçirdim. Sürgün. Sendikacılık demek, sadece sendika içinde yapılan hareketler değildir. Mesela doğa ile ilgili, buradaki derelerle ilgili, ekoloji ile ilgili şeyler de bizi insan olarak çok ilgilendiriyor. Katıldığım Of’taki bir eylemde yaptığım basın açıklamaları – HES’lerle ilgili, bu nedenle  bir soruşturma geçirdim ve beni sürdüler. 2009-2010 yılları. Kademe düşürerek. Ben burada şube müdürüydüm, oraya redaktör olarak aldılar beni. O da ikinci bir kez cezalandırmaydı benim için. 

O dönem sendikadaki arkadaşlarım müthiş bir dayanışma gösterdi benimle, sağ olsunlar. Gerçekten çok. O dönemi hiç unutamam. Ankara’ya gittim. Ankara’da, genel merkez benim için basın açıklaması yapmak istedi. Genel müdürlüğü ziyaret etmek istedi. Bir yazı yazdılar o konuda. Genel müdür yardımcısı, sendikal çalışmalarımdan dolayı beni sürmediklerini, işteki yetersizliğim nedeniyle  sürdüklerini açıklamaya çalıştı. Fakat ben neden beni suçladıklarına dair bilgi edinme başvurusunu yapmıştım. Orada bana beş, altı maddelik sendika çalışmalarından dolayı yapıldığını yazmışlardı. Genel müdür yardımcısı bunu tekzip etmemi istedi. Ben de “Böyle bir tekzip yapmam” dedim. “Buradaki çalışmalarım, sendikal çalışmalarım neden gösterilerek beni aldınız” dedim. 

Dava açtık. O dava sonucunda genel müdür yardımcısı ve hukuk müşaviri gelip buradaki davaya müdahil oldular. Bölge idare mahkemesini ziyaretimden haberim oldu bunların. Genel müdür yardımcısına çıktım. “Siz” dedim, “beni cezalandırmakla da yetinmeyip bir de davaya müdahil oluyorsunuz. Davayı lehinize çevirmek için davaya müdahale ediyorsunuz” dedim. Böyle bir şey yapmadıklarını söylediler. “Bölge idareden sendikalı arkadaşlarım var, beni haberdar ettiler. Bölge idare başkanını ziyaret ettiler. Haberim var” dedim. Davayı kazandım, geri döndüm ama yetinmediler bir süre sonra yine soruşturma açtılar. Sicilimi düşürdüler para cezası verdiler. En son Haziran hareketiyle ilgili Türkiye’de tek dava açılan kadın benim. Yine sicille ilgili disiplin cezası verdiler. Onu da kazandım. 

Hatta şöyle bir ibare eklemişlerdi hiç savunmamı almadan. Cezayı açıklıyorlar: “Eğer bir daha tekerrür ederse, çalışmalar sürerse, hiçbir dava söz konusu olmadan işten atılacaktır” diye. Bunlar tabi işi bilmediklerini gösteriyor. Benim ifademi ve savunmamı almadan yapılan şeylerdi. Davaları kazandım, geri döndüm. Sanırım üç ya da dört kez soruşturma geçirdim ve bir sürgün. Sürgün olmasa da iki sene önce Urfa’ya gönderildim geçici görevlendirmeyle. Adı sürgün değildi. Böyle şeyler yaşadım.

Genel merkez olsun, buradaki arkadaşlarım olsun o konuda çok destek verdiler. Çünkü dışardan gelmiş birinin, burada bunlarla baş edebilmesi için kurumsal bir şey gerekiyor. Ben Ankara’dan gelmiştim. İnandığım şeyi sonuna kadar savunurum. Buna inanıyordum. Hiçbir şey olmasa bile, ben bu işin doğru olduğuna, doğru yapıldığına, bu mücadelenin verilmesi gerektiğine inandığım için hiç geri adım atmadım.

İnandığınız şeyler sizi ayakta tutuyor sanırım. O inanç var yani. Bir mücadele veriyorsun ve bunun doğru olduğunu biliyorsun. Kadın olarak birçok şeyi başardığını görüyorsun. Ayakta kalma mücadelesi bu, aynı zamanda. Bunu söyleyen insanlara bir yandan da saygı duyuyorlar: “Evet, başarabiliyorsun, sen bu kadar şeyin altından kalkabiliyorsun” diye düşünüyorlar. Bu sadece erkeklerin başardığı bir şey değil. Birçok insan bunu görüyor. Birçok kadın arkadaşımın hayatına destek vermem, bu nedenle çok kolay oluyor. Deneyimle yapıyorsun. Bazı şeyleri yaşamak, deneyimlemek ve onu paylaşmak çok önemli. Deneyim aktarımı çok önemli. Çevrenizdeki insanları da güçlendiriyor bu. 

Sendika  içinde yabancılık hiç hissetmedim. Başından beri bu işin içindeyim. Dediğim gibi Ankara’dan beri çok aktif olmasa da, bir şeyler yapıyordum. Buraya geldiğimde çok aktif bir sendikacılık yapılmıyordu. O nedenle ben çok fazla şey yaşamadım. Gerçekten yaşamadım. Sadece şunu söyleyebilirim. Sendikacı birçok arkadaşım biraz daha erkek gibi davranmak zorunda bırakılmışlar geçmişte. Yani sınıf mücadelesi, erkek kadın ayrımını sanki törpülemiş. Kadınlığını bir miktar geriye atmış kadınlar da. Bunu biraz kırmaya çalıştım ben. Biraz daha yumuşak geçişler olsun, kadınların sözü de dinlensin. 

Sendikada bazı arkadaşlarımız konuşmalarına daha dikkat eder oldular, benim yanımda. Mesela “Bayan” kelimesi. “Sen geldin diye biz bayan kelimesini kullanamıyoruz” demeye başladılar. Benimle birlikte,  “kadın” olduğumuzu hatırlattık sanırım bir süre sonra. Kadın kimliğini görünür hale getirdik. Ben böyle bir kazanç da yaşandığını düşünüyorum. Çünkü bizim kurduğumuz kadın örgütlenmesi, dışardaki kadın örgütlenmesini de çok besledi. Bizim dernek, sendikadaki kadınlardan oluştu. İlk kuruluşu sendikalı kadınlar oluşturdu. O nedenle de bir süre sonra kadınların varlığının, kadın kimliğiyle  kabulü,  orada sağlandı. Böyle bir mücadele de verdik. Evet, zorlanmadım yani kadın olarak orada. Yabancı olarak da zorlanmadım. Onu hissettirmediler. Bana özel bir şey değildi belki. Dışardan gelen arkadaşlar da vardı. Çok fazla zorlanmadım.

8 Mart kutlamalarında bir bakıyordum kendileri orda, eşleri gelmiyor. Niye gelmiyorlar? “Evde oturuyor.” “Evde işleri var.” “Misafir var”. Şu var, bu var. Biz “Siz gelmeyin artık arkadaşlar” dedik. “Eşleriniz gelsin. Anneniz gelsin. Evlatlarınız gelsin, kız çocuklarınız gelsin. Siz gelmeyin.”

Mesela Kadın Kurultaylarının metne dökülmesini hatırlıyorum.  En azından kadınlar emek veriyorlar,  söz üretiyorlar, kafaları çalışıyor. Yola çıktığımız arkadaşlar ille erkek arkadaşlarımız olmamalı. Bunlar da bizim yoldaşlarımız. En azından şu: senin kadar ben de emek vermeye çalışıyorum. En azından. Bir kadının önü açıldığında ben çok şey yapacağını biliyorum. Çok şey üretebilir. 

Ben sendikada “kadın” konusunu çok fazla işleyen bir insanım. Örneğin kadının evde verdiği emeğin karşılıksız olduğunu şöyle söylüyorum. Erkek: “Ben çalışıyorum dışarıda, o da evde çalışmak zorunda” diyor. Sen dışarda çalışıyorsun senin bir sosyal güvencen var. Senin sosyalleşme durumun var. O kadın, o emeği en az senin kadar harcadığı halde bu emek görünmüyor, senin tarafından da görünmüyor. Bir sosyalleşme çevresi olmuyor, emekli olamıyor. Bir mesai saati yok. Sen işini bitirince evine ya da arkadaşlarının yanına geliyorsun. En önemli şey kendini yetiştirebiliyorsun. Kendine öyle bir zaman bırakabiliyorsun. O kadınların hiçbir şeyi yok. 

Birçok arkadaşımıza bu konuda gerçekten bazı şeyleri söylemek iyi geldi. Birçoklarının değiştiğine inanıyorum ben bu konuda. Bizim mücadelemizin bir yanı da bu oldu. İyi sonuçlar da aldık. Mesela birisi şöyle bir şey söyledi bana: “Yaaa, hiç düşünmemişim. Evet, çalışıyorlar ama kendi evi, emek verecek diye düşünüyordum. Çalışıyorum ama bir emekliliğim var o kadının yok. Bir sosyal güvencesi yok.” Bunu söylemesi bile önemli. Eğitimli bir arkadaşımız ama o farkındalığı yaşaması gerekiyor. Biz sendika içinde hiçbir şey yapmasak, sadece bunu yapsak bile yeterli diye düşünüyorum. Çok önemli bir şey.

Bir defa kendilerine güvenleri geldi. Sendika mücadelesi içinde bir kere hak temelli bir mücadele olduğunu gördüler. Özgürleştiler. Mitinge çıkacaksın eğer o mitinge çıkmak için eşinden izin almıyorsan. ne bileyim,  birine karşı sorumluluk hissetmiyorsan, o mitinge gelip kendi aidiyetini orada konuşturabiliyorsan, bu önemli. Özgürleşiyorsun. Kendine güveniyorsun. Çevrendeki insanlar, çok destek olmasalar bile sana saygı duyuyorlar. Bir şey yapıyor bu kadın. Saygınlık kazanıyorsun. Kendini çok güçlendiriyorsun. Yani hem birlikte güçleniyorsun hem bireysel olarak güçleniyorsun, birey olduğunu gösteriyorsun yani.

Birçok yasa çalışmasına katkıda bulunduk. Özellikle de 2000’li yıllardan sonra daha doğrusu 2006-2007’de. Ben o dönemlerde de çalıştığım için biliyorum. 2009’da çıkan kadınlarla ilgili yasalarda,  başbakanlık yasaları “aileyi koruma” diye çıktı ama ilk önce kadına yönelik şiddetle ilgili çalışmalar, CEDAW’la ilgili birçok Gölge Raporlarda KESK’li kadınlar yer aldı. Değişik yerlerde bulunsalar da o gölge raporlar sayesinde birçok yasaya hayat verdiler. Bir kere burada çok büyük bir emekleri var. Sonra, farkındalık çalışmaları ile yani sendika içinde de yapılan çalışmalar var. O çalışmalarda da üyelerde farkındalık yarattılar.  Yansımaları,  ailelere de oluyor, kız çocuklarına oluyor, çevrelerine oluyor. Yani, bir su dalgası gibiydi. Hem kendileri aydınlandı hem çevrelerine yansıdı bunlar. Bilinç yükseltme çalışmaları yapıldı. Onlardan çok yararlanıldı. Ta ki, bazı şeyleri kaybedene kadar. Çok kazandığımız şey oldu. KESK’li kadınların çok emeklerinin geçtiği. 

Kaybetme kısmı, 2011’den sonra sanırım. Kadın bedeni üzerinden söylemlerin yoğunlaştığı dönemler. Kürtaj yasası. Eşitlik komisyonunun, meclislerde başka isimlerle tanımlanması. Aile bakanlığına dönüşmesi. Verdiğimiz mücadeleler bazen böyle geriye düşse de umarım o mücadeleler karşılığını bulacak. Çünkü kadınlara bir kere haklar  verildi. Dönmeyeceklerdir. Mücadeleye devam edeceklerdir. O tadı aldılar. Bir şeyleri değiştireceklerini gördüler. İstanbul Sözleşmesi imzalandı. İlk imzacısı biziz. Gene bir şeyler yapılacak. Kadınlar yapacak. Avrupa Kadın Lobisinde bildiğimiz gibi, KESK’li kadınların da katkısı var. KESK’li olup başka derneklerde, başka platformlarda bulunan kadınlar var. Onların emekleri çok fazla. Akademisyenler var, KESK’li akademisyenler. Yapacaklar yani, ben inanıyorum buna.

Çok önemli şeyler başarıldı. 8 Mart’larda 25 Kasım’larda kadınlar geri çekilmedi. En azından KESK’li kadınlar. Biz KESK içinde Demokratik Kadın Platformunu kurduk. Geri çekilmedik. Bu mücadeleye devam edilecek. Yerel bazda başarılan, var olduklarını gösterdiler. Kadınların da erkeklerin alanına girmekte başarılı olduklarını gösterdiler. Erkeklerin alanına girebileceklerini, o alanda çalışma yapabileceklerini gösterdiler. Bu biraz zaman meselesi bence. Zamanla da daha çözülecek ama kötü bir süreçten geçiyoruz. Biraz sekteye uğradı. 

Ben inanıyorum, eğer bu çok ağır baskılar olmasaydı, bir süre sonra birçok kadın sendikalarda çalışacaktı. Şu an bir korku dönemi yaşıyoruz. Ben onlara da kızamıyorum. Gelmiyorlar, yapacak bir şey yok. İnsanlar korkuyorlar. Bir şey diyemiyorsunuz çünkü korku insani bir duygu. Var olduklarını gösterdiler bence. Tadını aldılar, bundan vazgeçmeyecekler bence.

Kendimi çok güçlü hissediyorum. Ayaklarım yere basıyor. Özgürüm. Aile içinde de, toplum içinde de, işyerinde de güçlü hissediyorsun. Bu çok önemli bir şey. Kadın varlığınla, bireyselliğinle var oluyorsun. Örgütlü olmak her zaman güzeldir.

Nilüfer Akgün ile sözlü tarih görüşmesi 2017 yılında yapılmıştır.   

Menü POPUP