Şenay Elhüseyni

Çalışma hayatı, evdeki sorumluluklar, çocuklar, Marmara bölgesi sendikal faaliyetleri…

Şenay Elhüseyni

Tarım, Orman Çevre ve Hayvancılık Hizmet Kolu Kamu Emekçileri Sendikası-Tarım Orkam-Sen, İstanbul, 1990’lardan günümüze değin

Tarım Orkam-Sen İstanbul Şube başkanıyım. 2002’den beri başkanlığı yürütüyorum. KESK’le tanışmam daha eskilere dayanıyor. Evliyim. 1980 ve 1984 doğumlu iki çocuğum var. Şimdi onlar da evlendi. Üç torunum var.

90’lı yıllarda sendikaların kurulma aşamasında çocuklarım çok küçük olması sebebiyle direkt katılım sağlayamadım ne yazık ki. Çalışan insanların birçok sıkıntıları var. 1980’li dönemlerde Diyarbakır’da çalışıyordum. Kreş büyük bir sorundu. Bakıcı bulmak çok problemliydi, kreş yoktu bile. Dolayısıyla her şey anneye yüklenmek durumundaydı. Eşim de o zaman çok yoğun çalışıyordu. O nedenle kuruluş aşamasında katılmak istememe rağmen şartlar ne yazık ki hep kadınların aleyhineydi. Ben de bundan payımı aldım. Daha sonra 1993 sonunda İstanbul’a tayin olduk. Çocuklarımız da biraz büyümüştü. İlk üyeliğim o zaman oldu. Hemen işyeri temsilcisi olarak göreve başladım. İstanbul Orman Bölge Müdürlüğü işyeri temsilcisiydim. 2002’de de Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı ile, daha doğrusu 4688 gereği iş kollarının birleştirilmesi sonucu, tarım ve orman işkolları birleşince, Tarım Orkam Sen adı altında oluşan sendikamızın ilk önce İstanbul Şube’nin kurucu başkanı olarak, arkasından da İstanbul Şube Başkanı seçilerek, o günden bu yana başkanlığı yürütüyorum.

İstanbul, herkes biliyor ki, çok zor bir şehir. Gezmek, görmek çok güzel ama orada bulunup, orada çalışmak, hem çalışma hayatı açısından zor hem her yönüyle bir metropol. Artı bizim işyerlerimizin tarım sektörü olsun, ormancılık ayağı olsun iş yerlerinin çok dağınık olması. Her ilçede, her ilçe bile değil, öyle yerlerimiz var ki, örneğin yangın gözetleme kulelerinde bile çalışanlarımız var. Bu ne demek oluyor? Siz mutad vasıta da bulamıyorsunuz, yürüyerek bile gitmek zor. İstanbul’un o genel trafik yoğunluğu dışında, iş kolumuza özgü bu tür yapılanma sebebiyle, çok daha zorlaşıyor. Kaldı ki İstanbul Şube diyorum. Şu an için İstanbul Şube’ye bir de altı il  bağlı. Bu kadar dağınık bir yapı. Sakarya, Kocaeli, İstanbul, Tekirdağ, Edirne, Kırklareli. Bu kadar geniş bir alanda gitmediğim işyerleri, daha doğrusu  gidemediğim işyerleri olduğunu üzülerek söylemek zorundayım. 

Koşullar gerçekten çok zor ama olabildiğince özveri üzerinden yürüyen bir şey. KESK’in hiçbir şubesinde profesyonel olmadığı gibi bizim işkolumuzda genel merkezimizde bile tek bir profesyonelimiz var. Çalışma hayatı üstüne, evdeki sorumluluklar, çocukların eğitimi, sorumluluğu, bunların üstüne İstanbul, sadece İstanbul değil Marmara bölgesi diyebiliriz. Bunun üzerine de sendikal faaliyetler. Yetişebildiğim yere, kadar şartlarımı zorladım. Evimden çocuklarımdan ayıracağım vakitleri, sendikaya ayırdım. Sendika dışındaki sosyal faaliyetlerimi kısıtladım ama sendikal faaliyetlere fırsat yaratmaya çalıştım olabildiğince. Halen de bu süreç böyle devam ediyor. Bu tempoyu hiç düşürmedim şu ana kadar. Sağlığım elverdiği sürece de devam edeceğim. Öyle görünüyor.

Kızılay eylemleri, KESK’in akla gelen ilk eylemidir. Ama ondan sonra Tekel direnişini asla unutamıyoruz. Onlarla o çadırlarda paylaştığımız sohbetler, onların yürekliliği bize cesaret verdi. O günleri gerçekten unutamıyoruz. Onun dışında “Tezkereye hayır” eylemi vardı. 1 Mart’tı yanılmıyorsam. Çok hastaydım ama ona rağmen orada olmak istedim. Bulunmam gerektiğini düşündüm. Ve  tezkerenin reddedildiğini Sakarya’da duyunca, o kalabalıkla, o coşkuyu yaşamak gerçekten her şeye değerdi. Ama son dönemde ne yazık ki, 10 Ekim yüreklerimizi dağladı. Hemen yanı başımızda… Şu an diken diken oldu tüylerim yeniden o anı yaşıyorum. Üç dakika önce kortej sıralamasında biz üç sendika öne geçmiştik. Yani bu demek oluyor ki, Yapı Yol-Sen’li arkadaşlarla yer değiştirdik. Üç dakika sonra hemen on metre yanımızda paramparça oldu arkadaşlarımız. Onların etleri üzerlerimize geldi. O anı hiç unutamıyorum. 

Açığa almalar çok can yakıcı ama ilginç olan bir konu var. Şu anda Kocaeli’deyim ben. Kocaeli Orman Su İşleri il müdürlüğünde, Memur Sen’li bir mühendis arkadaş açığa alındı, fetöcü olduğu gerekçesiyle. İlk beni aradı, ne yapayım diye. Bu önemli gerçekten. KESK, toplumun gözünde, herkese yardım edebilen, herkese cevap verebilen, herkesin sorununa çözüm üreten olarak görünüyor. Birçok yerde sendikacılık yapılıyorsa, KESK yapıyor zaten, herkesin ifade ettiği bir şey. Ama direkt kendi sendikasından bir yardım almıyor. Ben  “Avukatınız olması lazım, bu konuya ilişkin şunları yapabilirsiniz” dedim. Hiçbir şey yapılmadığını ifade etti. Hukuksal anlamda yapılabilecek bütün  yardımlarda bulunabileceğimizi, zaten bu konuya ilişkin çalışmaların yürütüldüğünü ve ilk etapta da itiraz dilekçesinin yazılması gerektiğini söyledim. Sürekli KESK’ten gelen bilgiler doğrultusunda sanki bir üyemizmiş gibi paylaşımlarımız oluyor. Bugün oysa, yarın hepimize gelecek. 

Benim yaşantım süresince sendikalı olmam nedeniyle bir iktidarın bana dokunması şu şekilde oldu: 2 sene önce rotasyon adı altında tayinimi çıkardılar ve  İstanbul’dan, Kocaeli ve Adapazarı’na tayinleri çıkarılan çalışanlar olarak, ilginçtir,  ben KESK’li, bir arkadaşımız Memur Sen’li, birisi, Kamu Sen’li. Sabahları tek bir arabaya ortak binip işyerlerine gidiyorduk. Bugün onu hatırlattım arkadaşlara. Kendilerine hiç dokunulmayacağını zannediyorlardı. Ama şunu gözden kaçırıyorlardı: Herkesin ayrı bir fikri var ve biz sınıf dayanışması sonucu biz bir araya gelmedik. İktidarlar bizi bu şekilde bir araya getirdi. Bunu söylediğimde “Gerçekten haklısın” dediler. 

Eğer dik duruyorsanız, eğer bir konuda kararlıysanız, karşınızdakiler de size saygı gösteriyorlar. Bunun hazzını yaşamak çok güzel bir şey. Karşı duracağımı biliyorlar. “Evet, sen bu konuda karşı da durursun, her şeye hayır dersin” anlamında da değil. Haklı olduğumu görüyorlar. Bu dik duruşa da saygı duyuyorlar. Onun dışında çok sürtüşmelerimiz oldu birebir il müdürleriyle. Yani örneğin o ilk banka promosyonları döneminde, ben bütün çalışanları örgütledim. Bayağı kabarık dilekçeler verdim. Bu bizim hakkımızdır, tümüyle dağıtılması gerekir şeklinde. Ki o zaman henüz Başbakanlık Genelgeleri yoktu bu konuya ilişkin. Fakat idare amirleri için, bu bir kaynaktı, istedikleri gibi kullanıyorlardı o tarihe kadar. Bunu ellerinden çıkarmak istemediler. Çok ilginç bir şekilde, bir bir insanları odasına çağırıp müdür, “Senin ihtiyacın varmış galiba, senin payına beş lira düşüyor. Ben vereyim.” diyerek insanları aşağılayacak, tek başına köşeye sıkıştıracak şekilde organizasyonlara giriştiler. 

Bu sebeple de bir çok insan imzasını geri çekti. Hatta hiç unutmuyorum İl Müdürü geldi dedi ki; “Sen onlar için uğraşıyorsun, bunu ben biliyorum. Ama sen biliyor musun ki koskocaman mühendis -bizim çalıştığımız alanda daha çok mühendis arkadaşlar var- o koskocaman mühendisler ‘Şenay bizi kandırdı, lütfen bizi affet’ diyerek geldiler bana” dedi. Bana gelip bu şekilde söyledi.

Mücadele böyle bir şeydir, kalanlar kalır, gidenler gider. Sonuçta yapacak bir şey yok, ama benim o mücadelemin, işyerindeki bu organizasyonumun sonucunda; yılbaşında her çalışana birer çeyrek altın verdiler. Çok komiktir. Osmanlı sultanlarından sonra belki de ilk kez bizim işyerimizde, bir müdür bayramın kutlu olsun, deyip, kendi cebimizden, bizim hakkımız olan parayla, bir çeyrek alıp, bayramımızı kutladı. Ötekilerin de gerçekten bir ulufe alıyorcasına, el etek öper konumda olmaları canımı yakmıştı açıkçası. 

İkinci, üçüncü bayramda da geldi. Dolayısıyla üç çeyreği kurtarmış olmuştuk! Daha sonraki yıllarda ki, en az üç yılda bir yapılıyor promosyonlar, herkese dağıtılması gerektiği yasal dayanak olarak da Başbakanlık Genelgeleri gösterilerek bu konu belki hasbelkader işyerinde bizim katkımızla sağlanmış oldu. Aslında herkes de bunun bilincinde. Bu tür çalışmalar sebebiyle, işyerinde ötekileştirme yerine, çalışanlar başı sıkıştığında danışmaya geliyor, buna idari personel de dahil. Bölge Müdürümüzün, özellikle bizim işyerinde 2b çalışmaları yapılıyordu o dönem, savunması alınacakken gelip benden rica ettiğini yaşadım. “Rica etsem, sen benim adıma bir şey yazar mısın?” dediğini biliyorum. 

Şu var, KESK’li olmak, evet ayrıcalıklı güven kazandırıyor insanlara. Başı sıkışanın başvurabileceği kişiler oluyorsunuz. Kayırmacı davranılmayacağını, ayrımcı davranmayacağını biliyor herkes. Bu yönüyle de ben bu hazzı duydum çok mutluyum.

Herkesin bir işi varsa, bizim beş işimiz oluyor. Kendime gerçekten ayıracağım zamanlardan kıstım. Kesinlikle çocuklarıma ayıracak zamanlarımdan da feragat ettim bir miktar. Şu an ki eşim bana çok destek oldu. Bizim toplumumuzda aile hayatını göz önüne alırsak,  eşlerin  hoşgörülü olmadığı ortamlarda, kadının gerçekten bu tür faaliyetlerde bulunması mümkün değil. İzin verme vermeme konusu değil bu. Paylaşmak önemli. Senin çalıştığına, bu konuda verdiğin emeklere değer veriyorsa bu çok büyük katkı. Benim burada yürüttüğüm faaliyetlerin o bakımdan yarısı da eşime aittir diyebilirim. Onun desteği olmasaydı asla buralarda yer alamazdım.

Çocukları bırakabileceğim kimse de yoktu. Ne bir aile yakını, ne kreş. Benzeri yerler zaten yeni yeni oluştu. Ben hep şunu söylüyorum. O dönemde çocuk bezi bile yoktu. Bu çok önemli. Çocuk bezleri piyasaya çıktıktan sonra, “Çocuk bezleri nedeniyle bir tane daha doğurmak istiyorum!” dedim. Kaloriferli evlerimiz yoktu. Çalışan insan bulmak zordu. Yardımcı olarak da yoktu. Her şeyi sen üstleniyorsun. Gerçekten sıkıntılıydı. Bu sıkıntılara çıkış yolu bulmak mümkün değildi. Tabii ki feragat etmek durumundaydım. O zaman da tercihimi ailemden çocuklarımdan yana kullanmak durumunda kaldım. 

Bakanlığımızda ilk sürgünü ben yaşadım. İstanbul’da lojmanda oturuyordum. Her şeye rağmen, çalışmalarımla idarede bir kere güven oluşturduğum, için bilgime güveniyorlardı. 2b konusu gerçekten önemli. Bu konuda hata yapanların yargı yoluna gittikleri bir ortamda, ilk gündeme geldiği zamandan bu yana, bu konuların içinde bulunmam sebebiyle, tecrübeme de güveniyordu idare. Dolayısıyla hem çalışmalarım yönünden hem bu etrafımda yaratmış olduğum güven sebebiyle, işyerinde çok sıkıntım yoktu ama haksızlıklara karşı gelmem nedeniyle… Örneğin şu anki genel müdürümüz o zaman bizim Bölge Müdürümüzdü.  Bölge müdürünün yaptığı yanlışlar, bunların en başında kreşi kapatması ve bu kreşi kendine ikinci bir lojman olarak, kendi imzasıyla tahsis etmesi, benim de bunları kamuoyuyla paylaşıp gazetelere vermem sonucu, bütün basının hassas davranıp kapılara yığılması…  

Genel müdürün içinde ukdeydi. Beni bir şekilde ekarte edebilmenin yollarını arıyordu. Keza Bölge Müdürlüğü, İstanbul Orman Bölge Müdürlüğü, orman alanında ikamet ediyor. Bu alanı ikiye katlayıp, TOKİ’yle bir takım sözleşmeler yapma konusunda hazırladıkları raporları afişe ettik. Burada da hedef oldum. 

İktidarların bu tür şeylerine engel olmam nedeniyle, bir şekilde bir yöntemini bulup beni oradan uzaklaştırmak amacı güdüldü. Rotasyon. Yönetmelikte, aslında benim tayinime yönelik bir madde bulunmamasına rağmen rotasyonu bahane edip,  tayinim çıkarıldı. Sadece 4688’deki 18. Madde korumasından bahsetmiyorum. İdari olarak da 5-6 yerde benim tayinimi gerektiren bir konu yok. Dayanağı olmamasına rağmen bunu bahane ettiler. Direkt “Evet, haklısın Şenay Hanım katılıyorum sana, aslında yasal olarak bunlar göz önüne alındığında tayin edilmemen gerekiyor. Ama biz yaptık . Sen de demokratik haklarını mahkemelerde arayabilirsin. Bu  doğal hakkın” diye mahkeme yolu gösteriyorlardı. Mahkemeye verdim ama hukukumuzu biliyorsunuz ne kadar hızlı çalışıyor. Bir buçuk  yıldır Danıştay 2. dairede havale sırası bekliyor benim dosyam. Henüz havale edilip de incelemeye alınamadı.

Sendika içinde arkadaşlarla bir sıkıntımız olmadı, ama belki de bilmiyorum mizaç olarak biraz yumuşak bir insanım. Örneğin ben mutlaka toplantılara giderim ama benim gösterdiğim titizliği diğer arkadaşlarım göstermiyorlar. Küsmekle darılmakla olmuyor,  bir yaptırımı da yok bu işin. Konuşmakla da olmuyor. Bunlar biraz sıkıntı yarattı diyebilirim. Yani, bizim çalıştığımız sendika gerçekten özveri gerektiren konular ama herkesten aynı oranda özveride bulunmasını beklemek de mümkün olmuyor. Genel sıkıntılardır muhtemelen.  İşyerlerinde de arkadaşların yaşadıkları sıkıntılara ilişkin çok fazla ortak toplantılarımız ya da iş yerleri  ziyaretlerimiz oldu. Çok göze batar bir sıkıntıyla karşılaşmadım.

Kadın olarak toplumdaki rolümüz, sendikalarda da maalesef ikincil plana atılmış doğal olarak. Toplumun bir parçası olmamız sebebiyle. Çok ilginç bir şey, erkek yoldaşlarımızın söylemlerde  çok güzel ifade ettikleri konuları,  kendi yaşam alanlarına getirirken farklılaştıklarını gözlemliyoruz. Alışılmışlık, daha doğrusu iktidar öyle bir şey galiba. İktidar, alıştığı hiçbir şeyi kaybetmemek uğruna, erkeklerin de evdeki iktidarlarını kaybetmemesini istiyor, direnç gösteriyor. Bu da kadın arkadaşlarımızın, özgür olarak istedikleri şekilde sendikal faaliyetlere, sosyal faaliyetlere, katılması önünde bir engel. Bunu gerçekten ancak  kadın mücadelesi ile yenebileceğimizi düşünüyorum. Zaman alacak çok belli ki. Kadınların da katılmadığı hiçbir mücadelenin başarıyla sonuçlanmayacağını da görüyoruz. Hepimiz yaşıyoruz, evet, ne yazık ki, bir ikinci plana atılma durumu söz konusu.

Sözümüz belirlendi, ama o sözü bütün tabana yayabilme konusunda ne yazık ki, zorluklarla karşı karşıyayız. Bunu sebebi olarak da, yine toplumdan kopuk olamayacağımız için, genel toplum algısındaki ayrışmalar, engel olarak çıkıyor önümüze. Ama durum dünden daha iyi, onu söyleyebiliriz. Kadınların sendikada hem emeği çok fazla hem de kendilerine dair söyleyecekleri sözler de belirlenmiş durumda. Bundan sonraki aşama, bunu biraz daha tabana yayabilmek, kabullendirebilmek. Bu eğitimden geçiyor, daha çok bir araya gelmekten geçiyor. Kurultaylarda, belki de yıllık olarak sadece bir Genel Kurul sürecinde değil de, bunun zemininin hazırlanması gerekiyor.

Kadınlar olarak belki şu anda yönetici olarak, sayı bakımından daha düşük konumdayız. Ama sözlerimizin erkeklerle eşit olduğu dönemi yaşıyoruz, ben bunu görebiliyorum. Gerek Tarım Orkam-Sen’de, ki Tarım Orkam-Sen’in işkolundaki çalışan yapısına, örgütlü olanların yapısına  baktığımızda kadınlar gerçekten sayısal olarak çok az. Hem çalışan sayısı, hem Tarım Orkam Sen’li olarak azınlıkta. Ama buna rağmen, sendikal faaliyetlerde bulunan kadınların çok daha bilinçli olduğu söylenebilir. 

Özellikle 8 Mart geçmişte herkesin, hani böyle… ağza bile alınmak istenmeyen bir gündü.  İstanbul Şube olarak çok zorluklar geçirdik. Biz o günün kadınlar olarak bir arada kutlanması gerektiği ve bir arada olmak ve  o günün özelliğini işleyecek konuları görüşebilmek istedik. Toplantı salonları verilmedi ilk başta bize. İstanbul’da,  Büyükşehirde saat beşten sonra toplanalım deseniz, mümkün olmayacak durumda. İş saatinden sonra çalışanları bir araya getirmek çok zor. Bölge Müdürü “tamam” diyordu. Saat 5’ten sonra istediğin salonu vereyim sana. Saat 5’te bütün servisler kalkıyor. Birisi bir saatlik toplantı için kalmış olsa, en az dört saat sonra evine ulaşabilecek. Çocuğu  gelecek,  karşılayacak kimse olmayacak. Bunu bilen müdürler, amirler bunun tam tersini öneriyorlardı. 

Ama şöyle bir şansımız vardı o dönem. Orman mühendisleri odası aynı kampüs içerisindeydi. “Bakın müdür bey” dedim. “Siz buna engel oldunuz, ben sizi bütün kadınlara şikayet edeceğim. Her şeye rağmen biz toplantımızı yapacağız. Sizin bu tutumunuzu da bütün kadınlara bütün çalışanlara şikayet edeceğim.” Yaptık bir toplantı. Günün önemini, bizim hem toplumda hem aile ve işyerinde farklılıklarımızı paylaştık konuştuk ve müdürün bu şekilde bir tutum aldığını ifade ettim. Ertesi yıl 8 Mart’ta bu sefer bizim güllerimizden önce, Bölge Müdürünün gülleri, bir de şiir eklemişler, “Böcek, çiçek, kadınlar” diye, önce onlar dağıtıldı. Ondan sonra toplantı salonuna davet edildi herkes, Bölge Müdürü başkanlığında. Bölge müdürü geldi. Önce küçük salonda bir araya gelmiştik. Orada da söyleyeceklerimizi söyledik. Birçok arkadaş “Gitmeyelim” dedi. “Hayır, gideceğiz neyse sözümüz söyleyeceğiz o da dinlemek zorunda”. Biz önce onu dinledik o bizi dinlemek zorunda kaldı. 

Daha sonraki yıllar, bu sefer yandaş sendikalar, bu işten pay almak için  organizasyonlarda bulundu. Başörtüler alındı kendi üyelerine. Özel hediyeler alındı. Bu şekilde hallolmayacağını görünce, bizim en başında başlattığımız, bütün çalışan işçi memur mühendis, üyemiz ya da değil ayrımı yapmaksızın, hatta bizim İstanbul Orman Bölge Müdürlüğü, lojmanlarının da içinde bulunduğu bir kampüs, bütün lojmandaki kadınlara kadar çiçeklerimizi, karanfillerimizi dağıttık… Şöyle geri dönüşler aldık: “Bugüne kadar kimse bize çiçek vermemişti.” Bu yüzden çok değerli. Yani 8 Mart yerleşti. İstanbul Orman Bölge Müdürlüğü’nde artık 8 Mart özel gün olarak kutlanıyor. Bunu yandaş sendikalar da katılıp kutluyorlar. Önemli değil. 

Size daha ilginç olan bir şey söyleyeyim. Evvelki yıl 8 Mart’ta bütün sendikalar bir araya gelelim, diye Bölge Müdürlüğü organize etti. “Tamam” dedik, “Biz üstümüze düşeni yaparız”. Katıldık da. İşyerinde çoğunluk sendikası Memur Sen, her yerde olduğu gibi ne yazık ki. Memur Sen’li kadın arkadaş işyeri temsilcisi “8 Mart” deyip, Google’dan bakmış. Bütün o benim ifade edeceğim her şeyi,  güzelce alıp kendi özüne aykırı da olsa, ifade etti. Çok güzel. Arkasından ben söz aldım teşekkür de ettim söylemlerine. Ve kreşimiz kapatılmıştı. “Şimdi kreşimizin yeniden açılması için Bölge Müdürümüzün bize söz vermesini istiyoruz” dedim. Şu an Müsteşar Yardımcısı o bölge müdürü. Söz verdi ama halen de açılmadı kreş. Dava açtık sendika olarak ve kazandık. Kreşin kapatılması işleminin iptali gündeme geldi ama çok ilginçtir, o gün bugündür bu kazanılmış davaya rağmen kreş açılmadı. Böyle bir hukuk sistemimiz var.

KESK içinde, kadınların kadın politikası üretmesi de biraz zor oldu aslında. Her yerde olduğu gibi erkek egemen yapı, sendikalarda da mevcut. Halen de mevcut ama buna rağmen belli bir politika oluştu. Bu, yani “ayak yer tuttu”. Belli bir aşamaya gelindi. Ama  gerçekten daha yürünecek çok yol var. Kadın erkek yan yana mücadele söylemlerinde problem yok tabii ki. Eşitlik konusunda herkesin, KESK’li olan herkesin diyeyim, düşüncesinde bir farklılık yok ama evet, biraz kadınlarımızın diğer sorunları sebebiyle ön plana çıkamayışları söz konusu. Bunu KESK politikasına bağlamak şu aşamadan sonra doğru değil. KESK’in bu anlamda bir engel teşkil ettiğini söylemek doğru değildir. Kadınların diğer sorunlarını çözme konusunda, toplumun yeterli davranmayışı sebebiyle diyebiliriz. Daha çok görev almak, daha çok üstlenmek, ön planda olmak konusunda endişeleri çekinceleri halen var.

Kadının adı yoktu, artık kadın gerçekten birey. Bu başarıldı her anlamda. Gerek aile içerisinde olsun gerek toplumda. Özellikle KESK’li kadınlarda, bu konuda yine de istenen seviyede olmasa bile, böyle bir duygu var, algı var. Bir saygı var. Bu konuda bunu başarı olarak değerlendiriyorum ben. Dedim ya, yürünmesi gereken daha çok yol var. Bu da zamanla olacak. İnsanların ekonomik sosyal hakları bir taraftan budanırken, kadınların mücadele gücü de ister istemez azalıyor. Bir taraftan da daha çok bilenip ön plana çıkan kadınlarımız da yok değil. Onlar da az sayılmayacak düzeyde. Toplumun değişmesine,  gelişmesine öncülük eden kadınlarımız var KESK içerisinde de, kadın çalışmaları içerisinde de.

KESK’li kadın olmak en başta mücadele ruhunu taşımaktır, dik durabilmektir. Sorunları çözümleyip çözüm önerilerini de geliştirmektir. Aslında toplumda  örnek olmaktır. İleriye yönelik plan proje üretebilmektir. Yani KESK’li kadın olmak, ayrıcalıktır gerçekten. Bunu hem ailemize, iş hayatımızda çalışma ortamımıza, toplumumuza yansıtabilirsek, geri dönüşümü onlardan da aynı oranda alabilirsek değerli olacaktır. Yaşasın kadın mücadelesi!

Şenay Elhüseyni’nin “Eloloji için mücadele” konulu TV konuşmasının video kaydını izlemek için videoya tıklayınız. 

Şenay Elhüseyni ile sözlü tarih görüşmesi 2016 yılında yapılmıştır.   

Menü POPUP