SEVİM CELEB

Ciddiye alınmama = Yok sayılma

Sevim Celeb

Yol, Yapı, Altyapı, Çevre ve Şehircilik, AFAD, Tapu ve Kadastro Emekçileri Sendikası – Yap-Yol Sen, Trabzon, 1990’lar 

Ben Karayolları’nda çalışıyordum. Altı ay önce emekli oldum. İnşaat teknikeriydim. 64 doğumluyum. 1987 yılında işe başladım. Bir yıl önce Karsa tayin edildim. Tayin değil de sürgündü. 6 ay bekledim, sonra emekli olmak zorunda kaldım. Kars’a gidebilirdim, aslında Kars’ı da çok seviyorum. Trabzon’da kendime yeni bir ev almıştım. Düzen kurmuştum. Tekrar taşınmak, Kars’a gitmek 4 sene de orada çalışmak zor olacaktı. Bu nedenle ayrıldım. Şu anda boştayım. Kemence yapmayı öğrendim. Şimdi keçe yapmayı öğreniyorum. Bir partiye üye oldum. Toplumsal hareketler içindeyim. Sendika eylemlerine gidiyorum. Bekarım.

Ben Yapı Yol-Sen’in kurucu üyesiyim. 1992 yılından beri hep Trabzon’da çalıştım. Sendikayı üç arkadaşla birlikte Trabzon’da kurduk. Önce şubeler platformu oluşmuştu Trabzon’da, daha sonra KESK’e dönüştü. Doğrudan bir sıkıntı yaşamadım sendika içinde ama erkek arkadaşlarımızın üzerinde Karadeniz erkeğinin etkisi var. Sol olsa da, sosyalist olsa da, kadınlara haklar yönünden özgürlükçü anlayışları benimseseler de “Siz kadınsınız bir adım geride durun” anlayışı egemen. 

Erkek arkadaşlar bizi hep dolgu malzemesi olarak gördü. Kadın sekreteri mi olacak mesela, bir kadın alırlardı. “Kadın sekreterliği var, o kadın olsun.” Hiçbir zaman “İki kadın alalım da biri başkan olsun” demediler. Bizim görevimiz kadın sekreterliğiydi. Bizim görevimiz, televizyona çıkılacaksa “Bir kadın da gelsin ama konuşmasın”dı. Mitinglerde “Arabanın üstünde bir kadın olsun, ama en çok ben konuşayım”dı. Kadını geri plana itme, kadını kendi alanına hapsetme temel eğilimdi. “Sadece kadın eğitimine git, sadece kadın çalışmaları yap.”  Bunu da eşitlik olarak görüyorlardı. Bu vardı bizim sendikamızda. Arkadaşlara söylediğimizde “Biz o niyette değiliz” diyorlardı, ama öyleydi. Eğitim Sen, Eğitim Sekreteri kadın oldu. Ama hiçbir zaman “Kadın başkan olsun” denmedi. En çok da kadın üyesi olan Eğitim Sen’di. Çok rijit bir şeyle  karşılaşmadım. Geleneksel olarak kadının ikinci planda olması, dolgu malzemesi olarak görülmesi KESK’te de vardı.

Karayollarında işe girdim. O zaman maaşım elli yedi lira. Karşımda oturan arkadaş işçi, o yüz on lira alıyor ve her gün şikâyet ediyordu. “Maaşımız eskiden çok iyiydi” diyordu. “1980 öncesi ikramiyemiz vardı” diyordu. Benim maaşımın iki katı maaş alıyor ve  şikâyet ediyordu. O zaman Yol İş,  Trabzon’da çok aktifti. 1990’lı yıllarda eylemlere başladılar. Sakal bırakma eylemi… İşe yürüyerek geliyorlardı, genel greve gittiler. Müthiş bir şey. 1980 öncesi işçi hareketine döndüler ve istediklerini de alıyorlardı. Bizde emekli ikramiyesi konuşuluyordu, çok azdı, maaş konuşuyorduk, çok azdı. “Demek ki sendikalı olmak gerekiyor” diye düşünüyorduk. Yeni işe başlayan arkadaşlardık. 1987 girişli on dört arkadaştık. 

1990’lı yıllara gelindiğinde işçiler müthiş sözleşmeler yaptılar, çok büyük paralar aldılar. “Tüm Bel Sen sendika kurdu” diye bir fotoğraf gördüm gazetede. “Biz de kuralım, belediyeciler kurmuş” dedik. Böyle konuşurken bir gün Maliye Sen, Tüm Bel Sen başkanı Karayolları başkanı, Karayollarına geldiler. Tesadüf geldiler, biz de düşüncelerimizi söyledik. “İyi o zaman, akşam gelin konuşalım” dediler. Gittik. Hazırlık aşaması konuşuldu. Ben “Öyle olmaz, böyle olsa daha iyi olur” dedim. Çalıştığım işyerlerindeki insanların taleplerini biliyordum. Fotoğraf görünce, işçi sendikalarıyla ilgili “Yiyip, içip, geziyorlar” diye düşünüyorlardı, onlardan örnek verdim. O sırada genel müdürlükten bize bir haber geldi. Onlara da mı gitti, bizim çalışmamız, tam bilmiyorum. “Merkezî bir sendika kuruyoruz, sizleri çağıracağız” diye. Sonra bir fax geldi “Sendikaya katılmak isteyen üç ya da dört kişi gelsin”, diye. 

Biz bölgeden üç kişi temsilen gittik. İki erkek, bir de ben vardım. Karayollarının toplantı salonunda iki gün süren tartışmalardan sonra, kurmuş olduk. Sonra Enerji Yapı Yol Sen’le birleştik. Sonra yasa çıktı mecburen ayrıldık, yine Yapı Yol Sen olduk. İlk kuruluş Karayolları ve Bayındırlık olarak kuruldu. Köy Hizmetleri tartışmalardan sonra bize katıldı. Derken farklı iş kollarından katılımlarla bir sendika kurulmuş oldu.

Trabzon’daydım, kurucu üye oldum. Altı ay sonra genel kurul yaptık. Yönetim kurulu üyesi oldum. Uzun yıllar yönetim kurulu üyeliği yaptım. Enerji Yapı Yol Sen döneminde şube sekreteri oldum. Kadına verilen en üst görev o oldu. Kendi adıma söyleyeyim. Bu görevi de ben kabul etmiş oldum. “Başkan olayım” demedim hiç. Şimdi olsa derim. “Erkekler daha iyi yapıyor” düşüncesi vardı. Verilen rolü ben de kabullendim. İtiraz etmedim. “Ben niye şube sekreteriyim, başkan olayım” demedim. İçselleştirmiş oldum. 

Yasa çıktıktan sonra şube kapanmak zorunda kaldı. Yasanın istediği üye sayısı yoktu. Samsun’a bağlandık. Ben il temsilcisi olarak bir süre görev yaptım. 2011’in sonunda görevlerimi sağlık sorunları nedeniyle başka arkadaşlara devrettim. O gün bugündür mücadelemiz sürüyor.

Doğrusu ben dışardan gelen kadınlara göre daha şanslıydım. Ailemin de siyasetin içinde olmasından dolayı çevreden çok öyle bir baskı görmedim. Ötekileştirilmedim çok fazla. Ama dışardan gelen kadınlar için özellikle de sol siyasette çevresi, ailesi yoksa sıkıntı oluyor. Benim kuzenim HDP’den (Halkların Demokratik Partisi) milletvekili adayıydı. Dolayısıyla insanlarda bir geri duruş oluyordu. Trabzon’da geniş bir çevrenin, ailenin içinde büyümüşseniz biraz geri duruyorlar ama dışardan gelenler için bu sıkıntı yaşanıyor. Şunu da söylüyor insanlar: “Erkeklerle arası nasıl?” Bunu da eğitimli arkadaşlarımız söylüyor. Mühendis, yönetici olan insanlar. Toplanıyorsunuz erkeklerle, akşam geç vakitlere kadar, hep erkeklerin içindesiniz. Doğru, çok sayıda erkek var, iki üç kadın vardı. Eğitim Sen’den gelen kadınlar çok oluyordu ama benim sendikadan kadın olarak gelen yoktu. Aktif olarak gelen kadın yoktu, üye çok vardı. Kendisi akşama kadar yönetici, hatta erkeklerle sekiz saat çalışıyor, o sorun olmuyor ama benim akşamları iki saat başka kurumlardaki erkeklerle toplantı yapmam garip karşılanıyordu. “Erkeklerin içindesin rahatsız olmuyor musun, rahatsız etmiyorlar mı?” diye sorulurdu. Örnek veriyordum erkeklerin kadına bakışıyla ilgili ve orada öyle bir şey olmadığını. İlk zamanlarda bu tür düşünceler vardı. Erkeklerle kadınlar bir arada lokalde oturuyoruz. Bunu da sokaktaki vatandaş değil, içimizde eğitimli gördüğümüz hatta başka konularda çok açık olan, dışa dönük olan insanlar dile getiriyordu. Sendika konusunda niyeyse mahrem alan gibiymiş gibi düşünüyorlardı. Ama zaman içinde bu da kırıldı. 

Tabi toplumdaki insanlar biz basın açıklaması yaparken, bize tuhaf tuhaf bakıyorlardı. Hele kadınlara daha tuhaf bakıyorlardı. Bildiri dağıtıyoruz, almayan oluyordu. Tersleyen oluyordu. “Siz de kadın halinizle böyle düşmüşsünüz sokaklara, bildiri dağıtıyorsunuz, başka işiniz yok mu?” diyenler… Bakışlarından anlıyorsunuz söylemeseler bile. 

Şahsıma dönük sıkıntılı bir süreç yaşamadım. Trabzonlu olmam, ailemin olması nedeniyle ancak Trabzon’da ya da Karadeniz bölgesinde özellikle sol görüşlü öğrencilere, KESK’e giden öğrencilere yönelik sıkıntılar oldu, baskı oldu. Şiddete başvurdular. Böyle şeyler yaşadı o çocuklar.

Biz bölge örgütlenmesiydik. Gümüşhane, Bayburt, Giresun, Artvin bize bağlıydı. Bir arkadaşla beraber üç kişi, bir Köy Hizmetleri, bir Kadastro, bir de ben Erzurum’a gittik. Daha önce isimler aldık, ulaşacağımız arkadaşlarla ilgili. Örgütlenme çalışması yapıyorduk. O zaman bir kurumdakiler haber almışlar KESK’liler geliyor diye. Bir gün önce “KESK’liler yarın gelecek” diye bütün kuruma yaymışlar. Sanki insan değil de, başka çift başlı bir şey gelecek. “KESK’liler yarın gelecek” diye haber salmışlar negatif bir şey olarak. “Erzurum’a KESK’liler geliyor”, müthiş bir şey. 

Bir arkadaşla girdik kuruma, peşimizde iki kişi dolaşıyor. Ama o biliyor kurumunu. Demek ki önceden bir iki arkadaşa haber göndermiş, “Biz geliyoruz bilginiz olsun” diye. Bir gün öncesinden hazırlık yapmışlar. İki kişi peşimizden dolaşıyor, herkes odalarına kapanıyor, kimse görüşmek istemiyor. Sonra başka bir kuruma gittik. Atatürk rozeti olan birinin, ADD’nin (Atatürkçü Düşünce Derneği) de üyesiymiş yanına gittik. “Ötekileri anladık da siz özgürlükten yanasınız, çağdaşsınız, örgütlenmeyi bilen insansınız, derneğe üyesiniz. Gelin sendikaya da üye olun” dedik. Kapattı kapıyı. “Anlıyorum haklısınız, ama ben üye olamam” dedi. Eşi de bir kurumda çalışıyor. “Ben üye olursam kimse görüşmez bizimle” dedi. “KESK’e üye oldum diye evimize kimse gelmez, arkadaşlarımız bırakır bizi. Kusura bakmayın ama ben üye olamam, yapamam” dedi. Şaşırdık. 

Bir iki kişiye daha gittik. Hep aynıydı. Bir iki arkadaşı üye yaptık, eski çalışanlardı. Erzurum’da sonraki yılları bilmiyorum, benim anlattığım 2000’li yıllardı. Bayburt’ta öyle sıkıntılarımız oldu Gümüşhane’de de. Kurumlar üzerinden, orada çalışan demokrat arkadaşlardan bir iki üye yapabilmiştik.

Belli referanslarla gidiyorduk kurumlara, önceden öğreniyorduk, kurumda kim çalışıyor. O kurumdan arkadaşı buluyorduk. “Tanıdığınız arkadaşınız var mı” diye soruyorduk. Kapıyı kapatamıyordu tabi arkadaşı geldi diye. Böyle referanslarla gittik. Direkt gittik bir keresinde ya Bayburt ya Gümüşhane. Yapı Yol Sen’i kurmuşuz. Bir ay sonra ilk genel kurulu yapmadan örgütlenme çalışmaları için gitmiştik. Bayındırlık İl Müdürlüğü idi galiba. Beş kişiyiz. “Biz Yapı Yol Sen sendikasından geldik, müdür beye söyler misiniz” dedik. İki dakika sonra “Tamam” dediler “Müdür bey sizi bekliyor”. Biz içeri girdik, müdür kalktı, önünü kapattı, “Buyurun hoşgeldiniz” dedi. Ben şaşkınım. Ben “bizimle görüşmez” diye düşünürken, müdür iki kat oldu. Biz konuyu açtık… O “Hıı öyle mi?” dedi. Meğer o bizi YOL-İŞ sendikasından zannetmiş. Sendika başkanlarından korkuyorlar. “Memur Sendikası mı!” dedi, ondan sonra bir çay içtik, nezaketen sohbet etti bizimle ama ilk heyecanı yoktu. Böyle şeyler de yaşıyorduk.

Ankara yürüyüşlerinde vardım. Bütün yürüyüşlere geldim bir yürüyüşe gelmemiştim çünkü yeğenim ameliyat olmuştu. 1998’di. Bir de sağlık sorunlarım oldu, 2012’den sonra eylemlere gelemedim. Üç dört eyleme gelememiştim, yürümede problemlerim olmuştu. Diğer bütün eylemlere gittim. Ankara İstanbul, Küresel BAK’ın temsilcisiydim, Samsun. Çantamız sırtımızda, gidiyorduk. Ertesi gün de işe geliyordum.

Ankara’ya ilk giderken, 1990’lı yıllarda sendikaları ilk kurduğumuzda, polisler buradan çıkışımızı vermezlerdi. Kimlik kontrolü yapıyorlar, bekletiyorlar, tartışmalar oluyor. Bir gün küçük otobüsler kiralamıştık. O zaman Karayolları, Bayındırlık, Köy hizmetleri altmış, yetmiş kişi olabiliyorduk. Polis bekliyordu kalkış noktasında. Biz Trabzon’dan çıktık. Soysaldı’da bizi durdurdular. Bizi çektiler. Doğudan gelen arkadaşları falan. Sevim’ler İstanbul’dan geliyor. Buradan giderken de yiyecekler aldık. O zaman cep telefonu yok tabi, haberleşemiyorsun. Onların epey bir polis sıkıntısı olmuş, gişelerin orada durdurulmuşlar. Yani bize şiddet uygulanmıyordu ama engelleme vardı. 

Yürüyerek, Ankara’ya doğru giden minibüslere bindik. Otobüsler orada kaldı. Böyle gittik Ankara’ya. Eylemi yaptık tekrar minibüslerle Soysaldı’ya geldik. Oradan geriye döndük. Benim gitmediğim 1998 mitingiydi, kötü bir kaza yaşandı. Mustafa hocamız rahmetli oldu orada. Biz çok keyifli gidiyorduk. Bir gün önceden hazırlanıyorduk. Çok kadın geliyordu… Sendikalar Yasası çıkması döneminde biraz sıkıntı yaşadık. Birkaç gün Ankara’da yattık. Gaz attılar bize. Boyalı su attılar, şiddet oldu ama böyle kitlesel eylemlerde, fazla şey olmuyordu genel olarak. Polisin bir baskısı olamıyordu daha doğrusu, çünkü yüzbinler oraya gidiyordu. 15-16 Haziran’da sabahladık, yüz bin kişi vardı Kızılay’da. O zaman eylemleri Kızılay’da yapıyorduk. Sivas katliamını yolda öğrenmiştik. Ertesi gün Ankara’da miting vardı. İnsan seliydi. Polis bile çekilmişti etrafımızdan, kendi güvenliğimizi sağlıyorduk.

Kızılay’a gireceğiz, Sendikalar Yasası’nın görüşüldüğü dönem. Üst geçit var. Polis oraya yığılmış ama biz polisi umursamıyoruz. Önümüzde barikat var. Bir ara, bir yer açıldı. Sevim “Koş” dedi. Barikatı aştık, Kızılay’a gidiyoruz. Bir baktık Sevim tersine dönmüş. Polis orayı açmış, gelene vuruyor. O sıra gaz attılar bize. Bir iş hanına girdik, nefessiz kaldık. Vicdan Hanım (Baykara) bayıldı. O olduğu için daha çok atıyorlardı. Bizi tanımıyorlar Ankara’da. O bayıldı. İnsan nefessiz kalıyor, çok kötü bir gazdı. Bir arkadaşın başına geldi, yarıldı. O dönemde biz çok eleştiriyorduk emniyeti ama polisler gazı, aralara atıyorlardı. İnsanları hedef alarak atmıyorlardı. Şimdi direkt insana atıyorlar. Şimdi daha kötü. Bunlar etkiliyor tabi. Çünkü ölüyor insanlar. Gezi olaylarında Berkin Elvan’ı gördük. 

O sıkıntılardan dolayı insanlar gelmiyor artık eylemlere. 10 Ekim saldırısında, sağlık sorunum olmasaydı gidecektim. Onu yaşamak bir travmaydı. Kurtulsam bile bilmiyorum, nerede olurdum. Kurtulurdum, belki de Gökmen’in yanında olurdum bilmiyorum ama bir travma, insanların korkmasını anlıyorum. O yıllarda kızıyordum ama artık anlıyorum.

İşyerinde bizim şansımız o dönemde, SHP (Sosyaldemokrat Halkçı Parti) iktidardaydı. Diğer kurumdaki arkadaşlar çok sıkıntılar yaşadılar, davalar açıldı ama bizim kurum yöneticilerimiz demokrattı. SHP’nin iktidarda olmasının verdiği bir özgürlükçü ortam vardı. İlk yıllarda soruşturmaya uğramadık. Çok rahat bir şekilde sendikamızı kurduk. Eylemimize müdür yardımcımız geliyordu. Yöneticimiz üye olmuştu. Herkes  Yapı Yol Sen’e üyeydi karayollarında. Tek sendikaydık. Daha sonra MHP-DSP döneminde yine İmar-Sen kuruldu. Benim işyerimde örneğim SHP’nin verdiği rahatlıkla İmar-Sen’e kimse üye olmadı. Paneller düzenliyorduk. Dışardan Türk-İş’in de katkısı çok oluyordu. Ben onlara da teşekkür etmek isterim. Bizim sendikamızın da diğer sendikaların da binası yoktu. Türk-İş’in odalarında toplantı yaptık. İlk sendika adresimiz Türk-İş İl Temsilciliğidir. İşçiler bize çok destek verdi. Yıldırım Koç geliyordu, sonraları sorun olmuş olabilir ama. İşçilerin de bizi sahiplenmesi, başkanın da sahiplenmesi, yöneticileri biraz geri durdurdu. 

Bizim işkolumuzda örgütlü işçi sendikası çok güçlüydü. Yanında da memur sendikası kuruldu. Yöneticilerin de sendikaya bir aşinalığı vardı. İlk defa olan bir şey değildi. Bu rahatlıktı benim için. İşçi sendikasının olması, SHP’nin olması. Daha sonra MHP döneminde bize değil ama üyelerimize çok baskı yapıldı. Masalarına İmar-Sen formu bırakıldı. İmar-Sen’e üye olmak zorunda bırakıldılar. Görevden alınmalarla tehdit edildiler. Diğer sağ iktidarların olduğu işkollarında üye sayımız düştü… Köy Hizmetleri baştan beri sorun yaşıyordu. Ondan sonra bana direkt baskı olmasa bile etrafımız boşaldı.

Ondan sonra çok ilginçtir AKP iktidarı geldi. Bu sefer Kamu Sen’e üye olanlar oldu… Bizim üyemiz hiç değişmedi. MHP döneminden  40 kişi üyemiz kaldıysa, hala odur. Bu arkadaşlar sol falan değil hepsi, sağ görüşlüdür. Yapı-Yol Sen’in çalışmalarını baştan beri bildikleri için, bu sendikanın hak arayan bir sendika olduğunu bildikleri için, hiç ayrılmadılar. Ancak eski sendika başkanımız, MHP döneminde sürülmekle tehdit edildi, emekli oldu. Samsun’a yerleşti. Bu şekilde de zorlamalar yaşandı. Ya sendikadan ayrılacaksın ya da gideceksin. MHP bunu yaptı. 

Aynı şeyi AKP gelince, AKP’liler yaptı. İmar-Sen’e üye olanlar Memur Sen’e (Memur Sendikaları Konfederasyonu) geçti bu sefer.  Bizde yine giden olmadı. Biraz korkak olan insanlar, AKP döneminde de korktular. Bu sefer Memur Sen’e geçtiler. Memur Sen’i tanıyorum. Hiçbir şey yapmadan üye kaydediyor. Adam oturuyor, üye formları geliyor. Biz ise, her yeri dolaşıyoruz, kar kış, elimizde çantalar. İznimiz yok. Senelik izinden alıyorsun, idari izin alıyorsun. Ta Erzurum’a gideceksin, Gümüşhane’ye gideceksin. Bir metre karda biz Bayburt’a gittik. Gümüşhane aktarmalı, oradan bin Bayburt’a git, gece orada kal, oradan Erzurum’a git. Memur Sen ve Kamu Sen hiç böyle sıkıntı yaşamadı. Telefonla müdür yardımcımıza, “Yanınızdaki masaya formları gönderiyoruz” diyorlardı. Bana yapmıyorlardı, ama ona yapıyorlardı.

Kadınlar tabii ki daha çok korkuyor, tedirgin oluyorlardı. Kadının tayininin çıkması daha kötüydü. Çocuk bakıyor. Kadınlar her ne kadar işte çalışıyorlarsa da ev işlerini de yapıyorlardı. Çocuğa bakıyor, yemeği yapıyorlardı. Bizim işkolumuzda gece de çalışılır. Kadının sürgün edilmesi daha büyük felakettir. Bu yüzden kadınlar tabii ki baskıdan daha çok etkilendiler.

Sendika içinde söylediğim gibi erkekler ne kadar sosyalist olsalar, ne kadar örgütlü mücadelenin içinde de olsalar, erkek egemen anlayışa sahiplerdi. Onlar belki farkında değiller baskı yaptıklarının ama o baskıyı biz hissediyorduk. Toplantılarda çok konuşuyorsun ama dikkate alınmıyorsun. Daha çok kendi aralarındaki konuşmaları, tartışmaları önemsiyorlar. Sizin söylediğiniz önemli görülmüyor yani. Söylüyorsun ama söylediğinle kalıyorsun. Ciddiye alınan görüşler erkeklerin görüşleri. Grupların kendi aralarındaki tartışmalarda da aynı. Erkekler daha çok kendi sözlerini, kendi düşüncelerin önemsiyorlar ve onlar üzerinden iş üretiyorlar. Sendika içinde de böyle. Baskıdan çok ciddiye alınmama vardı. Bu da bir çeşit baskı tabi ki.

Biz Sevim’le beraber sendikadaki erkeklerle çok kavga ediyorduk. Bir arkadaş demişti. “Hiç kimse doğacak çocuklarına Sevim ismini vermez, herhalde.” Sevim benden daha çok kavga ediyordu çünkü. Ben bazen Eğitim Sen’in kapısından geçiyordum, hep Sevim’in sesi geliyordu. Çıldırma noktasına geliyorsun. Öyle hatalar yapılıyordu ki. Gruplar arasındaki tartışmalarda da oluyordu bu. Farklı bir gruptaysa senin söylediğin doğru da olsa, erkeğe dediğinden iki misli fazla “Hayır” diyorlardı. Ciddiye almıyorlardı. Hep laf döndürmesi yapılıyordu. Konuşulanı, alınan kararları uygulamama vardı. Ben “Bu kararı almıştık, neden uygulanmıyor” dediğimde ciddiye alınmıyordu. Ama aynı gruptan erkek arkadaşım dediğinde ona cevap verme gereği duyuyorlardı. O zaman diyorsun ki, “Yok sayılma durumu bu.” Bu da aslında çok büyük baskı. 

Yok sayılıyorsun. O beni çok rahatsız ederdi. Bu karar alınmıştı niye uygulamadık bunu? Hiç dinlemiyor ama bunu aynı gruptan olduğum erkek arkadaşım söylediğinde ona cevap veriyor, savunmasını yapıyor. Bana hakaret etse en azından cevap verme hakkım doğacak. Ben bunu da bir baskı olarak görüyorum. “Yok sayma” baskısı.

Tabii ki sıkıntılarımız, sorunlarımız oldu ama en azından özel hayatımıza, işyeri hayatımıza çok büyük katkısı oldu. İşyerindeki kadınlar üzerinde çok büyük katkısı oldu. Örneğin pantolon eylemi. Ben pantolon giyiyordum işyerinde daha önceden. Söyleniyordu bana yasak falan, ama ben tınlamıyordum. Bir de bizim araziye gitme durumumuz olduğu için pantolon giyebiliyorduk. Ama diğer arkadaşlar giyemiyordu. Pantolon eyleminden sonra onlar da giymeye başladılar. 

O dönemde KEY (Konut Edindirme Yardımı) ödemeleri vardı, tayinler vardı. Bu uygulamalar idare mahkemelerinde durduruluyordu. Bunun olumlu katkısı oldu. Çevremize de yansıdı bu. Kadınların KESK içerisinde çok şey ürettiğini düşünüyorum bütün olumsuzluklara rağmen. Olabilir, dört dörtlük değil ama kadın çalışmaları… kadın kurultayları… bu konuda kitaplar çıktı. Ben de o kurultaylardan birine katıldım. Ankara’daki kurultaya. KESK’li kadınların çalışmalarının, belki eksikler olmuştur hedeflere ulaşılmamıştır ama hem kendi adına, hem örgüt adına, hem de diğer kesimler adına, özellikle kadın hareketi anlamında çok büyük katkısı olduğunu düşünüyorum. 

Trabzon’da bize ilk başlarda ters bakışlar oldu ama sonraki yıllarda esnafa da gidip konuştuğumuzda, sendikadan söz ettiğimizde, dinliyorlardı. Trabzon’da kadın hareketine de çok katkısı oldu. Trabzon gibi bir yerde, biz kadınlar sokağa çıktık. 8 Mart’ta kalabalık olarak yürüdük. Islıklar çalındı, şarkılar söylendi. O ıslıklara çevreden esnafta cevap vermeye başladı yıllar içinde. Meydandaki toplantılarda ters ters bakmak yerine “Bunlar ne yapıyor” diyen ilgili bakışlar oldu. Trabzon’da kadınlar hem sendikalarda, hem sokağa çıkmada bir özgürlük yaşadı. Bunun ev kadınları üzerinde de etkisi oldu. Sokaktan geçen kadın bakıyor, bildiri dağıtan kadınlara. Özgüven anlamında katkısı oldu. KESK’in kadın hareketindeki yerinin çok önemli olduğunu düşünüyorum. 

Özgürsün. Güçlüsün. Ben öyle görüyorum kendimi. Sendikam var, KESK’li arkadaşlarım var. Bütün sıkıntılarım ve sorunlarımı ailemden önce KESK’teki arkadaşlarla çözdüm. Özellikle Eğitim Sen’le. Kendimi çok güçlü hissediyorum. Hâlâ sendikalı arkadaşları ararım. Özgüvenim arttı. Bir sorunum olduğu zaman, sağlık sorunlarım oldu örneğin, hep sendikadaki arkadaşlar geldiler. Diğer arkadaşlar da geldi ama azdı. Hak arama mücadelesinde de özel hayatımda da daha çok mücadeleci oldum. Hakkım olduğunu düşündüğüm şeylerde daha çok söz söyledim. Böylece özgüvenim de arttı. Bir insanın sahip olmak istediği bütün olumlu özelliklere sahip oldum. Sadece maddi anlamda olmadım. Bir insanın, birey olma durumunu sendikada yaşadım. 

Öte yandan adalet, hak, hukuk, eşitlik, özgürlük, bunlar için gene  mücadele ederdim ama tek başına bunları hayata geçiremezdim. Ezilirdim. Kaybolurdum. Ailede de bana diyorlar bir sıkıntım olduğu zaman “Sendikada çözersin”. “Senin sendikada vardır arkadaşın, çözersin” gibi. Çevremdeki insanlara da bu anlamda olumlu bir katkımız oldu.

Türkiye’nin her yerinden bir insan tanıyorum. Hep söylerim. Siz gitseniz yabancılık çekersiniz ama benim her yerde arkadaşım var. Hakkari’de de var, Edirne’de de var. Güzel dostluklarımız da oldu. Anılarımız oldu. Eylemlerde gittik. Gece sabaha kadar uyumadığımız, şarkı söylediğimiz, gaz yediğimiz eylemlerdi… Dayak yemedim ama çok gaz bombası yedik. 

Çok güzel şeyler yaşadık. Anlatsam saatlerce sürer. Yirmi yıl bu az bir süre değil. Ben bu süreçten üç senedir uzağım. Dolu dolu  yirmi yıl sendikacılık yaptım. Ben hiç pişman değilim. Keşke devam etsem diye düşünüyorum. Unutmadan Sevgi Göğçe’yi de rahmetle anıyorum. Sevgi’yle çok ayrı bir dostluğumuz vardı. Sevil Erol’u da. Emeği geçen bütün arkadaşlara teşekkür ediyorum.

Sevim Çelebi ile sözlü tarih görüşmesi 2016 yılında yapılmıştır.  

Menü POPUP